28 Aralık 2017 Perşembe

Noel - Yılbaşı - Yeniyıl

Hıristiyan dünyası yanında, dünyanın oldukça büyük bir kısmı "yeni bir yıla" girmenin heyecanını yaşıyor.
Dikkat edilecek olursa Müslümanlar için anlamlı zaman dilimlerinin hiçbirisinde, seküler ya da gayrimüslim dünyanın "kutlama"larına benzer bir ritüel yoktur. Biz, bizim için anlamlı olan kandiller, üç aylar, Ramazan ve Kurban bayramları gibi zaman dilimlerinde eğlence düzenlemeyiz. Bu ve benzeri zaman dilimleri bizim için birer arınma, tevbe-istiğfar, hamd-şükür, tebrikleşme ve bereket umma mevsimleridir.
Yılbaşı kutlamaları adı altında düzenlenen şenliklerin, bize ait olmayan, dolayısıyla dünyamıza girmesine izin vermememiz gereken birer ma'siyet ritüeli olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini tekrarlamaya lüzum görmüyorum. Hıristiyan kültürün temel simgelerinden biri olan "Noel baba" mitolojisinin dünyaya "Hz. İsa (a.s)'ın doğum yıldönümünü anma"dan daha öte ve farklı şeyler taşıdığı aşikâr. Hıristiyan dünya -esasında bu tarihte olmadığı açık olan- Hz. İsa (a.s)'ın doğumunu bile tahrif alışkanlığı doğrultusunda anlam dönüşümüne uğratarak seküler bir ritüele, bir tüketim çılgınlığına ve hedonizm fırsatına dönüştürmüştür.
Biz Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v)'in doğum yıldönümü olan "Mevlidkandili"ni "eğlenerek" değil, dua, istiğfar ve ibadetle, nafile infak ve tasaddukla idrak ve ihya ederiz. Aradaki farkı görmemek mümkün mü?
"Yeni yıla nasıl girerseniz bütün yıl öyle geçermiş" tarzındaki hurafenin Müslüman nesillerimizi iğfal etmesine izin vermemek nasıl bir sorumluluksa, içinde bulunduğumuz zaman dilimine (Safer ayı) özgü bir diğer hurafeyi yaşatmamak da aynı şekilde sorumluluktur. Bilhassa cep telefonlarına SMS yoluyla gelen ve "Safer ayının uğursuzluk getirmemesi için şu kadar namaz kılın, namazın her rekatinde bunları şunları okuyun..." şeklindeki hurafenin aslı esası yoktur.
el-Buhârî, Müslim ve daha başka hadis imamları tarafından nakledilen bir rivayette Efendimiz (s.a.v), "Adva, Safer ve Hâme yoktur..." buyurmuştur. Buradaki "Safer" kelimesinin ne anlattığı konusunda iki farklı görüş vardır. İlkine göre cahiliye döneminde Araplar haram ayları kaydırır(nesi yapar)dı. Böylece Safer ayını haram ay yapar, Muharrem'de ise hürmet bulunmadığı düşüncesiyle diledikleri gibi hareket ederlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun doğru olmadığını ifade buyurmuştur.
İkinci görüşe göre ise cahiliye Arapları insanın veya hayvanın karnında olduğu ve acıkınca soktuğu varsayılan bir yılan bulunduğuna inanır ve buna Safer derlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun asılsız bir inanç olduğunu ifade buyurmuştur.
Ala külli hal, Safer ayında uğursuzluk bulunduğu tarzındaki görüşün aslı yoktur. Bu görüş eski zamanlara ait bir hurafe iken "noel" de yeni zamanlara ait bir hurafedir. İkisini de hayatınıza sokmayın...
Ebu Bekir SİFİL

Üstad Necip Fazıl'a katılıyorum... :)

20 Aralık 2017 Çarşamba

~BİLGİ ÇAĞI BUNALIMINDA İNSAN~


  İşte, İslam’sız, vahiysiz, Sünnet’siz, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz yaşadığımız bunalım çağında gelinen nokta, bütün izm’lerin iflas etmesi oldu. Bugün dünyanın kabul ettiği tek gerçek, artık hiçbir beşeri sistemin insanlık için bir vaadinin kalmadığı ve bütün bu sistemlerin çöktüğü gerçeği.Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle, her türden ilanlarla, adeta bilgi sağanağı altında şemsiyesiz kalan ama kendine asıl lazım olan konularda cahil olan bugünkü insanın, yani bizim insanımızın dramı da ortada...

Sonuç olarak, ortaya çıkan boşluğu, tatminsizliği giderecek aslolan ilme, bilgiye dair reçete yok.
İnsan, hakiki mutluluğu elde edebilmek için onu nerede araması gerektiğini bilmelidir. Araçların ve kirli bilginin tahakkümünden kurtulmak gerek. Eskilerin dediği gibi “Kem âlât ile kemalât olmaz”. Yani, kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış bilgi ve araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.
Bu yüzden, lüzumsuz bilgi kirliliği içinde boğulup giden modern insan mutlu olamıyor. Teknolojik araçlar arttıkça, imkânlar çoğaldıkça, mutluluğun da o oranda artacağı zannediliyor.
Oysa herkes biliyor ki dağdaki kanaatkâr bir çoban, şehirdeki bir holding yöneticisinden daha mutludur. Çünkü dağdaki çoban, daha az kaygıya sahiptir. Onda elem ve kedere yol açacak unsurların sayısı, diğerine nazaran asgaridir.
Bu demlerde, zamanımızın hak dostlarının Yunus (aleyhisselam)’ın o meşhur duasını tesbihat edinmemizi tavsiye etmeleri manidardır. Hani, Enbiya Suresi’nde geçen ayeti kerime: “La ilahe illa ente subhaneke innî kûntu mine’z zalimin.” (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!)
Sahih rivayetlere göre; Allah-u Zülcelâl’in emriyle yeşil denizden bir balık denizi yararak çıkar ve Yunus (aleyhisselam)’ı yutar. Onu götürüp bütün denizleri dolaştırır.
Yunus Peygamber, balığın karnına düştüğü zaman önce öldüğünü zanneder. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini hareket ettirince, yaşadığını anlar. Namaza durur ve şöyle der: “Rabbim senin için öyle bir yeri mescit edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir.” Bunun üzerine Allahu Zülcelal, Onu balığın karnından çıkarıp selamete erdirir.
Kur’anı Kerim’in beyanına göre: “Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!’ Diye niyaz etti.”
Nebiler Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kendisiyle dua edildiği zaman, Allah’ın kabul ettiği, yine kendisiyle istendiği zaman, Allahın verdiği Allah’ın ismi azamı, (en büyük ismi); ‘Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.’ Duasıdır.”
Böyle anlarda, hakiki huzur ve mutluluğu ve kalp itminanını, gecenin bir anında kalkıp bulan müminlerdir.
Mümin, Yunus (aleyhisselam)’ın duasıyla O'na yönelir, en kısık ses ve solukları duyan Rahmet-i Sonsuz’un dergâhına iltica eder. Kapılar aralandığında, ruhunun tüm ilhamlarıyla yalvarır, yakarır ve bülbülü nalan olur adeta.
Hakiki saadet, maddi araçlarla elde edilen bir şey olmadığı için İslâm düşüncesinde “manevi haz” kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.
Madde ile sınırlı olmayan, bu yüzden de paylaşılınca azalmayan, zikir ve duayla elde edilen bu manevi hazlar, insanın, Merhametlilerin en Merhametlisi ile kurduğu en güçlü bağdır.
Bu, hiç tükenmeyen bir enerji kaynağına, sürekli bağlı olmak gibi bir durumdur. Bunun adı, bütün kirlilikleri silip süpüren Muhabbetullah’tır, feyz-i Rabbani’dir…
           ZEKERİYA MARAL/Gülistan Dergisi

 


22 Kasım 2017 Çarşamba

Ya Hayır Söyle Ya da Sus

Söz mü Sükût mu?
Ensar’ın ileri gelenlerinden Muaz b. Cebel r.a anlatıyor:
“Bir gün Efendimiz s.a.v.’e;
– Ya Rasulallah! Dilimizin konuştuklarıyla hesaba çekilecek miyiz, diye sordum. Allah Rasulü s.a.v.:
– Hayret sana Ya Muaz! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dilleriyle kazandıklarından başkası mıdır? Sükût edersen selamet bulursun. Konuştuğun zaman ise sözün ya lehinedir ya da aleyhinedir.’ buyurdu.” (Tirmizî, İman, 8)
Semerkand Dergisi / Hal Dili

27 Ekim 2017 Cuma

Cuma / Amin


"Taştan bile daha katı şimdi kalpler, ağlamayı unutmuş yaş akıtmıyor gözler.. Ya gönüller? Neler saklı onda Kelamullahtan başka kim bilir neler...Beyinlere diyecek yok, içindeki tamamen boş bilgiler...

O kadar uzun görünür ki sana günler.. Aslında bir nefesliktir, dünya denilen yer.. Ah anlayabilsen o kısalığı her şey gelir gider.. Belki toplasan aklını ömrün güzel geçer..
Son ana bırakma! Şeytan imanını ister.. Vermek istemezsin de o an gücün biter.. Çünkü yaşamadın ömründe imanın için ne acı ne keder.. Veyl olsun bana dersin, boş şeylerle etmişim ömrümü heder..."İktibas


11 Ekim 2017 Çarşamba

Gavs-ı Bilvanis Onbeşinci Sohbetden



Bunca Allah(cc) dostları, mürşid-i kamiller sadat-ı kiram vardır.

   Bu zatlarin bu kadar yüce olmalarının sebebi,Peygamber´in(s.a.v.)şeriatına  uygun hareket etmeleridir.

Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde:
"Ümmetimin alimleri Beni Israil´in Peygmaberleri gibidirler." buyuruyorlar.["Alimler, peygamberlerin varisleridir." Ebu Davud ilim1; Tirmizi ilim 19; Buhari ilim 10;]
Yani ümmetimin evliyası beni Israil Peygamberleri gibidir. Hasa Peygamberlikle mukayese edilmez evliyalik. Ama buradaki mukayese hidayet yönündendir.
Ümmetimden cıkan evliyalarin cok hidayete vesile olacaklarına işarettir. Bu Hadis-i Şerif, Peygamber (s.a.v.)´in ümmetinden öyle evliyalar cikmis ki, büyük hidayetlere vesile olmuşlardır. Milyonlarca kişinin hidayetine sebep olmuş, vasıta olmuş evliyalar vardır Ümmet-i Peygamber(s.a.v.) içinde.
Fakat Peygamberlerden ise öyleleri gelmiş ki ancak kendi nefsini hidayete erdirebilmiş, Peygamberlikleri kendi Nefislerine münhasir olmuş.
Bazi Peygamberler ise ancak ailesinin hidayetine vesile olabilmiştir. Bazıları ise ancak muhitinin hidayetine vasıta olmuşlardir.
Mesela Nuh Peygamber (a.s.) dokuzyüzelli sene ömür sürmüş ancak kırk kişiyi imana getirebilmiş. Hanımı ve oğlu bile imana gelmeyenler arasında kalıp küfürle gitmişlerdi.
Fakat Ümmet-i Muhammed ´in (s.a.v.) evliyalarından, Gavs gibi, Şah-ı Hazne gibi, Mevlana Halid gibi, Imam-i Rabbani (k.s.) gibi zatlar cok büyük hidayetlere vasita olmuşlardir. Mevlana Halid´in dörtyüz tane halifesi varmış. Imam-i Rabbani´nin oglu Şeyh Masum ise dörtbin tane halife cıkarmış. Işte böyle büyük hidayetlere, Ümmet-i Peygamber´in irşadına vasıta olmuşlardir.
Bütün Bunlara sebep o evliyaların hal ve hareketlerinin hayatlarının tamamen Peygamber (s.a.v.) şeriatına uygun olmuş olmasındandır, kendilerinden şeriate muhalefet gelmediği içindir ki Rabbül Alemin bu kadar büyük etmiş yüceltmiş onların ellerine bunca hidayet vermiş.
Peygamberin (s.a.v.) şeriatına göre hareket eden, muhalefet etmeyen kimse bilsin ki kazancı cok büyüktür. Şayet insan şeriata muhalefet üzere olursa, bilsin ki zındıklık yolundadir.
Insan şeriata muhalefet üzere olursa, bilsin ki işi başa gitmez, devam etmez. Çabuk tükenir, çabuk zeval bulur, çabuk bozulur aynen karın, yaz sıcağına dayanamaması gibi. Kar, ne kadar çok olursa olsun, yazın güneşine dayanamayarak eriyip yok oldugu gibi, insanin ameli de ne kadar çok olsa, ne kadar veliliği dillere destan olsa, Peygamberin şeriatına uygun değilse zevale mahkumdur.
Rabbul-alemin bir tek yol koymuş önümüze, on yol değil. Rahatlıkla kendisine yönlenebilmemiz için önümüze koydugu biricik yol Peygamberin (s.a.v.) şeriatıdır. Ondan başka yol yoktur.
Şeriata uygun, muhalefetsiz yapılan her hareket Allah´in yanında makbuldür. Sahibine fayda temin eder. Menfaatsiz olmaz.
Şeriata muhalefet yapılırsa amelin sahibine hiç faydası olmaz Hepsi boşa gider. Isterse aksama kadar amel etsin.
Tarikatte de böyledir. Şeriata muhalefet edilmedikce hidayet yolu açıktır. Şeriata muhalif hareket olmayan hulefanin, sadat´in elinden hidayet olmaz.
Kendisine şeriata muhalif hareket olmayan hulefadan, Sadat´tan istifade edilip hidayete ulaşılabilir.
Şeriatta yahut tarikata muhalefet eden hulefa nasibsizdir. Hidayete nasibi yoktur. Hidayete vasıta olamaz. Çünkü kendisi hidayete gelmemiş ki bir başkasının hidayetine vasıta olsun.
Şeyh Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni (K.S.)
Sohbetler Kitabından
Onbeşinci Sohbet


28 Eylül 2017 Perşembe

Allah'ın Ayı Muharrem


Muharrem Ayının Onuncu Günüydü

Yüce Allah: “Ey arz! Suyunu yut! Ve ey gök! Yağmuru tut!..” buyurdu. “Su çekildi. İş de bitti, gemi Cudi’ye oturdu.” (Hud, 44) 
Ardından, “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in.” (Hud, 48) buyuruldu. 
Muharrem ayının onuncu günüydü. Nuh a.s. bu günü oruç tutarak geçirdi.
... 
Musa a.s. ve ümmeti denizin ortasında açılan yoldan geçerek Firavun’un zulmünden kurtuldu. 
Muharrem ayının onuncu günüydü. Musa a.s. o gün oruç tuttu.
... 
Bu sefer yolculuk denizde değil, karada idi. Allah Rasulü s.a.v. Mekke müşriklerinin zulmünden uzaklaşıp Medine’ye hicret etti. Müminler Medine tepelerinde toplanıp Allah Rasulü s.a.v.’i karşılama mutluluğuna erdiler. 
Ve o gün Aşure günüydü. Yani Muharrem ayının onuncu günü.
Rasul-i Ekrem s.a.v., o gün yahudilerin bayram ettiğini, oruç tuttuğunu farketti. Sebebini sahabiler anlattı: 
- “Ey Allah’ın Rasulü! Yahudi ve Hristiyanlar bu güne hürmet ediyorlar!..” 
Vahy-i ilâhi, Rasulullah s.a.v.’in gönlünde içtihad olarak yer etti ve şöyle buyurdu:
- “Ben Musa’ya daha yakınım.” 
Ve o gün oruca niyetlendi. 
- “Gelecek yıl, dokuzuncu günde de oruç tutarım.” buyurdu. Ardından şöyle seslendi:
- “Haydi, insanlara duyurun! Kim bir şey yemişse, günün kalan kısmını oruçlu geçirsin. Bir şey yemeyen oruç tutsun. Zira bugün Muharrem’in onu, aşure günü.” (Buharî, Müslim, Nesaî)
Ve şöyle buyurdular: 
- “Aşure orucunu bir gün önce ve bir gün sonra tutmak suretiyle yahudilere muhalefet edin.” (Ahmed. b. Hanbel)
... 
Ramazan orucu farz kılınınca, önceden vacip olan Aşure günü orucu isteğe bırakıldı. (Muvatta) Fakat bu orucun fazileti ve kıymeti, diğer peygamberler ve Rasulullah s.a.v.’in tavsiyesi ile bizlere nimet oldu.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurdular ki:
“Kanaatime göre Allah, Aşure günü orucuyla önceden işlenmiş bir senelik günahı siler.” (Müslim, Nesai, E. Davud) 
“Ramazan’dan sonra en üstün oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Müslim, Tirmizî, Ebu Davud)
... 
Muharrem ayınız ve orucunuz mübarek olsun.

21 Eylül 2017 Perşembe

1 Muharrem 1439 / Yeni Yılımız Mübarek Olsun

Peygamber Efendimiz Muhammed aleyhisselam, miladi 571’de 20 Nisana rastlayan, Rebiul-evvel ayının on ikinci Pazartesi sabahı, Mekke’de doğdu. 622’de Mekke’den Medine’ye hicret etti. 20 Eylül Pazartesi günü, Medine’nin Kuba köyüne geldi. Bu tarih Müslümanların Şemsi yılbaşı oldu. O yılın Muharrem ayının birinci günü de, Kameri yıl başı oldu. Muharrem ayının birinci gecesi Müslümanların kameri yılbaşı gecesidir.
 
Bu geceyi ihya etmeli ve saygı göstermeli. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. Zilhiccenin son günü ve Muharremin birinci günü oruç tutan, o yılın tamamını oruç tutmuş gibi sevaba kavuşur. Bir hadis-i şerifte, (Ramazandan sonra en faziletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur) buyuruldu.
 
* Hicrî (İslâmî) ayların birincisi, Muharrem ayıdır.
 
* Yeni yıla oruçla başlamak için, birinci günü oruç tutmak tavsiye edilmiştir.
 
* Ramazan'dan sonra en fazîletli oruç, Muharrem ayında tutulan oruçtur.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
 
* Muharremin birinci gününde üç defa okunacak duâ vardır.
 
* Yine Muharrem'in birinci ve onuncu günleri okunacak duâ vardır.
 
10 Muharrem Aşure günü, 70 defa "Hasbünallâhu ve nı rnelvekîl, ni'melmevlâ ve ni'mennasîr" denilmelidir.
 
Ayrıca Aşure günü abdest, namaz, erzak alma, duâ ve yapılacak bazı fazîletli ameller vardır.
 
“Bir kimse, Muharrem ayının ilkgünü, aşağıdaki duâyı 3 defa okursa, Allahü teâlâ o kimseyi, gelecek Muharrem ayına kadar bütün belâlardan emîn kılar.” (Hadis)

Bismillâhirrahmânirrahîm
Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ sey-yidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Allâhümme entel ebediyyül kadîmül hayyül kerîmül hannânül mennân. Ve hâzihî senetün cedîdetün es'elüke fîhel ismete mineşşeytânirra-cîm. Vel-avne alâ hâzihin nefsil emmârati bis-sûi. Vel-iştiğâle bi-mâ yukarribünî ileyke. Yâ zel-celâli vel-ikrâm. Bi-rahmetike yâ erhamer-râhimîn, Ve sallâllâhü alâ seyyidinâ Muhammedin vel alâ âlihî ve sahbihî ve ehl-i beytihî ecmaîn.

Mânâsı: Rahman ve Rahîm olan Allâh'ın adıyla.. Hamd, âlemlerin rabbi olan Allâh'a mahsustur. Salât ü selâm da Pey-aamber Efendimize, ehl-i beytine ve bütün ashabına olsun. Ey Rabbim, sen ebedî, ezelî, hayy, kerîm, hannân, mennânsın. Bu gelen, yeni bir yıldır. Ya Rabbi, kovulmuş şeytanın şerrinden bu yıl muhafaza olmayı istiyorum. Ve içimde, bana kötülüğü emreden nefsimle mücadelemde senden yardım diliyorum. Beni sana yaklaştıracak meşguliyetleri bana nasîb et, ey celâl ve ikram sahibi Rabbim. Rahmetinle, ey Merhametlilerin en merhametlisi... Efendimiz Muhammed-sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e, onun âline, ashabına ve bütün ehl-i beytine salât olsun..

14 Eylül 2017 Perşembe

Cahil Cüretkarlığı (Haşa Allah Korkusuzluğu )

Yaşı müsait olanlar hatırlayacaktır, geçtiğimiz on yıllar içinde konuşmalarımızda “Allah korkusu” ifadesi hayli azaldı. Daha önceleri çocuk terbiyesinden mahalledeki bir hadiseye, çarşı pazardan nahoş bir durum karşısındaki tepkiye kadar bu ifade sıkça dile geliyordu, artık böyle değil.
Dilden bir ifadenin eksilmesi ya da kullanımın azalması, hiç şüphesiz o ifadenin manasının hayattan eksilmesiyle ilgili. Buradan hareketle Allah korkusu hususunda bir duyarsızlaşma süreci yaşadığımızı söylemek mümkün.
Başta hakim kültürün etkisiyle yaşanan dünyevîleşmenin, sonra dine halkı ısındırmak, belli çevrelerin de tepkisinden sakınma maksatlı “rahmet odaklı” İslâm anlatımının bu süreçte büyük etkisi var. Müslümanı kendi diniyle kavgaya tutuşturmak için her imkan ve fırsatı kullanan “din eleştirmenleri”nin payını da küçümsememek lazım.
Diğer taraftan kendilerine “tasavvufî” etiket vuran kimi mahfiller, fütursuzca müminin hafv ve haşyet duygularına saldırarak yerine muhayyel ve meçhul bir aşkı, muhabbeti ikame etmeye çalışıyor. Bazıları işi tarihin çöplüğüne gömülü “İbahîlik” sapkınlığının meşrebine kadar vardırıyor; ilahî emir ve yasakları ya yok sayıyor ya da muhtevasını değiştiriyor.
Yani hem dışarıdan hem içeriden maruz kaldığımız tasallut ve taciz, kimliğimizin ve kulluğumuzun aslî unsurlarına saldırıyor. Böylece Kitab-ı Kerimimiz’in ve cümle Sünnet-i Seniyye’nin en temel vurgularından biri olan Allah korkusu azalıyor, belirleyiciliğini yitiriyor.
Ne diyelim; Allah cümlemize Zât-ı Uluhiyeti’nden hakkıyla korkmayı, bu korkuyla yürümeyi ve durmayı nasip eylesin.
Sabahattin AYDIN / Semerkand Dergisi

4 Ağustos 2017 Cuma

"BAŞÖRTÜLÜ KADINLARA SİGARAYI YAKIŞTIRAMAM"


Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman, bugün köşesinde başörtülü kadınların sigara  içmesiyle ilgili bir yazı yazdı.

"BAŞÖRTÜLÜ KADINLARA SİGARAYI YAKIŞTIRAMAM"

İslam Hukuku Profesörü Hayrettin Karaman'ın yazısında konuyla ilgili kısım şu şekilde; "Sigara içmeyi hiçbir kimseye yakıştıramam ve caiz görmem; ama bunların başında başörtülü Müslüman hanımlar geliyor.

"BAŞIMI ÖRTTÜĞÜME KAPILMAYIN DAHA ÇOK ŞEYİMİ PAYLAŞABİLİRİM"

Ben başını örten ama göstere göstere sigara içen bir bayan gördüğümde şöyle bir intibaa kapılıyorum: Sanki farklı olanlara şunu diyor: “Siz benim başımı örttüğüme bakmayın, benden ümidinizi kesmeyin, sizinle paylaşacağım daha çok şeyim var.”

SİGARA İÇEN KADIN EDEPSİZDİR

Sigara içmek, sağlığa verdiği kesin zarar sebebiyle hiçbir kimse için caiz değildir, örtünen kadınlar için ise haram işlemenin yanında edebe aykırı davranış da vardır.
Bizim geleneğimizde kadın sigara içmez, erkeklerin de küçükleri büyüklerinin yanında, öğrenciler hocalarının yanında… Sigara içmezler; çünkü bu davranış ayıptır, edebe aykırıdır. Edep insanın zinetidir; edepten mahrum olanlar insanı güzelleştiren özelliklerden da mahrum olarak gittikçe çirkinleşir, hatta iğrenç hale gelirler."

28 Temmuz 2017 Cuma

Amin.... Zannı Hakikat Görmek...

Fıkrayı duymuşsunuzdur: Aralarında anlaşmazlık çıkan iki komşudan biri Nasreddin Hoca merhuma gelir, kendi görüşünü anlatır. Hoca, “Haklısın!” der adama. Bir müddet sonra öbürü uğrar Hoca’ya. O da komşusuyla ihtilafa düştükleri meseleyi kendince anlatır. Nasreddin Hoca onu da, “Haklısın!” diyerek gönderir. Yan odada bütün bu konuşmalara kulak misafiri olan Hoca’nın hanımı dayanamaz: “Efendi, ikisini de dinledin, ikisine de haklısın dedin. Bunların biri haklıysa ötekinin haksız olması gerekmez mi?” diye itiraz eder. Hoca bir müddet düşündükten sonra “Vallahi hatun, sen de haklısın!” deyiverir.
Nasreddin Hoca’nın fıkraları öyle gülüp geçilecek lâtifeler değildir. Hikmet yüklü nükteleri vardır. Nitekim bu fıkra, farklı bakış açılarının aynı mesele ile ilgili farklı görüşlere yol açacağını anlatıyor. Her birine kendi açısından bakıldığında, birbiriyle çelişse bile bütün görüş veya değerlendirmelerde izafî bir haklılık payı bulunabileceğini gösteriyor. Fakat öte yandan, bu kişilere göre değişen görece haklılığın, mutlak anlamda bir hakkaniyet taşımadığı, Hoca’nın hanımına hak verilmek suretiyle de ifade ediliyor.
Şöyle de diyebiliriz: Görüşümüzü gördüklerimiz belirler. Lakin gördüklerimizi de büyük ölçüde durduğumuz yer belirler. O zeminde durup baktığımız zaman gördüğümüz belki doğrudur ama acaba durduğumuz yer doğru mudur? Yahut bakış açımız sağlıklı bir görüş tesis edebilmek için görmemiz gereken hakikatin ne kadarını görmemize imkan vermektedir? Görüleni anlamlandırırken hangi ölçülere müracaat edilmektedir? Hasıl-ı kelam, son derece doğru ve hakkaniyetli olduğuna inandığımız değerlendirmelerimizin pekâlâ yanlış olma, bir haksızlığa yol açma ihtimali vardır.
Ahmet Nafiz Yaşar’ın hazırladığı yazının devamı Semerkand Dergisi Haziran 2017 sayısında.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

4 Temmuz 2017 Salı

ALLAH TEALA' nın NAZIM İSMİ

Birey olarak bu isim ile amel edebilmek için elbiselerimizi çıkartınca katlayarak bırakmak lazımdır.
Allah Teala'nın "Nazım" ismi "her şeye nizam ve intizam veren" manasındadır. Allah Teala derli-toplu olmamızı ister. Şehirlerin "Nazım" planı da bu cihettendir.
Katlayarak bırakılan elbisenin içine şeytanlar giremez. Bu konuyu bir hadis-i şerif ile açıklayalım;
“Elbiselerinizi çıkardığınızda onları güzelce katlayın. Çünkü, şeytan katlanmış olarak bulduğu bir elbiseyi giyemez, ancak katlanmamış dağınık halde bulduğu bir elbiseyi giyer.”
Allah Teala "nazım" ismi ile amel etmeyi hepimize nasib etsin.

9 Haziran 2017 Cuma

Hayırlı Cumalar



"Ey aziz! Bilmiş olasın ki, Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünya dostları ateş gibidir azı yararlı, çoğu zararlıdır. Cahillerle sohbet cana korkunç işkencedir. Ahmak dost, yılan ve sırtlandan farksızdır.İnsanlarla fazla içli-dışlı olmak iflas alametidir ve vesveseleri tahrik eder.İnsanlara minnet etmeyip Mevla’dan isteyen zengin olur, ve Mevla’nın dostluğunu bulur. Dostun düşmanına gitme ona gitmekle dostunu incitme. İnsanlara yakınlığın ateşe yakınlık gibi olsun ne çok yaklaş ne çok uzaklaş. Sev seni seveni, Sorma seni sormayanı..."
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.  Marifetname

26 Mayıs 2017 Cuma

Dua ve Mağfiret Ayı

On bir ayın sultanı mübarek Ramazan-ı Şerif’e tekrar kavuştuk, elhamdülillah. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara, 185)
İbn Acibe hazretleri bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle diyor:
“Ramazan, kelime olarak ‘yakmak’ manasındadır. Bu aya Ramazan denmesi, o ayda tutulan oruç esnasında çekilen açlık ve susuzluğun hararetinden kalbin yanması sebebiyledir. Ramazan denmesinin bir diğer sebebi de, o ayda günahların yanıp temizlenmesidir.” (Bahrü’l-Medîd)
Yukarıdaki ayet-i kerimenin devamında Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:
“Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm. O halde doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara, 186)
Bu ayet-i kerimenin Ramazan-ı Şerif ayetinden hemen sonra gelişinin hikmetini büyük müfessir Beyzavî rh.a. şöyle açıklıyor:
“Allah Tealâ kullarına önce Ramazan orucunu emretti, onları tekbir ve şükür vazifelerini yerine getirerek sayıyı tamamlamaya teşvik etti. Peşinden de kendisinin onların bütün hallerini bildiğini, sözlerini işittiğini, dualarına icabet ettiğini ve amellerine karşılık verdiğini bildiren bu ayeti getirdi. Bunu önceki emri kuvvetlendirmek ve onu yerine getirmeye teşvik için yaptı.”
Yani Cenab-ı Mevlâ bizlere “emrimi yerine getirin, orucunuzu tutun, şükredin, dua edin, duanıza icabet ederim” diye buyuruyor. Ramazan ayı oruç ayıdır, namaz ayıdır, Kur’an-ı Kerim’i çokça okuma, fakirlere yardım etme, sadaka verme, itikâfa girme ayıdır. Salih amellerle Allah’a yaklaşma ayıdır. Bütün bu ibadetlerle Cenab-ı Mevlâ’dan isteme ve dua ayıdır. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Ramazan ayının ilk gecesi gelince sekiz cennetin bütün kapıları açılır. Bu ay boyunca cennet kapılarından hiçbiri kapanmaz. Allah Tealâ bir nidacıya şöyle ilan etmesi için emir verir:
– Ey hayır arayan kişi, gel! Ey kötülükte ileriye giden kişi, bırak! Günahlarının bağışlanmasını dileyen yok mu, bağışlansın! Dilekte bulunan yok mu, dileği verilsin! Tövbe eden yok mu, tövbesi kabul edilsin!
Bu durum fecir doğup sabah oluncaya kadar böyle devam eder. Cenab-ı Hak her gece iftar vakti, azabı hak etmiş bir milyon kişiyi cehennemden azat eder.” (İbn Huzeyme, es-Sahîh, 1887; el-İsbehânî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1726; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 3608)
Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden Selman-ı Farisî r.a. anlatıyor:
“Allah Rasulü s.a.v. Şaban ayının son günü bize bir hutbe irad etti. Şöyle buyurdu:
– Ey insanlar! Büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüş bulunuyor. O ay içinde bulunan Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Cenab-ı Hak bu ayda oruç tutmayı farz ve geceleri ibadet etmeyi nafile kılmıştır. Kim bu ayda hayırlı bir haslet ile Allah Tealâ’ya yaklaşırsa, diğer aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap kazanır. Yine bu ayda bir farzı yerine getiren diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi sevap kazanır. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir. Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda bir iftar ettirirse, bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır ve günahları bağışlanır.
Bu sözler üzerine biz dedik ki:
– Ya Rasulallah! Hepimiz bir oruçluyu iftar ettirecek imkana sahip değil.
Allah Rasulü s.a.v. sözlerine şöyle devam etti:
– Oruçluya bir içim süt, bir içim su ve birkaç hurma vererek iftar ettirene de Allah Tealâ bu sevabı verir. Kim bir oruçlunun karnını doyurursa, Allah Tealâ onun günahlarını bağışlar. Yine onu benim Kevser Havuzumdan içirir ve ondan sonra hiç susuzluk çekmez. Oruç tutan kişinin sevabından bir şey eksilmeden, kazandığı sevap kadar da iftar ettiren kişiye sevap verilir. Bu öyle bir aydır ki, başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden azat olmaktır. Bu ayda kölesinin (hizmetçisinin, işçisinin) işini hafifleten kişiyi Allah Tealâ ateşten azat eder.
Bu ayda şu dört haslete sıkıca sarılın. Bunların ikisi ile Rabbinizin rızasını kazanır, ikisine ise her zaman ihtiyaç duyarsınız. Rabbinizin rızasını kazandıracak iki haslet şudur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahadet etmek ve Allah’tan günahların bağışlanmasını dilemek. Her zaman ihtiyaç duyduğunuz iki haslet ise Rabbinizden cenneti istemek ve cehennemden ona sığınmaktır.” (Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân, 3695; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1469)
Ramazan ayı kulluğa sarılıp bağışlanmayı bekleme zamanıdır. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki:
“İman ederek ve sevabını yalnız Allah Tealâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.” (Buharî, 38; Müslim, 760; Nesâî, 2203; Ebu Davud, 1372; İbn Mâce, 1641)
Ramazan-ı Şerif, içinde bir ömre bedel mübarek Kadir gecesini barındırır. Bu ayın son on gününde Kadir gecesini aramak, Cenab-ı Mevlâ’nın mağfiretine ihtiyacımızı, iştiyakımızı O’na arz etmektir. Esasen Ramazan boyu tuttuğumuz oruçlarla, kıldığımız namazlarla, verdiğimiz sadakalarla, okuduğumuz, dinlediğimiz Kur’an-ı Kerim’le Rabbimize olan ihtiyacımız arz ile birlikte irtibatımızı tazeler, yenileniriz.
Ramazan-ı Şerif’e kavuşturduğu gibi Rabbimiz bizi bayrama da ulaştırır inşallah. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in müjdesiyle, Cenab-ı Mevlâ bayram sabahı melekleri şahit tutarak “sevap olarak rızamı ve affımı veriyorum” diyerek kullarını sevindirir.
Rabbimiz, bizleri bu mübarek ayı hakkıyla ihya edip bayram sabahı rızasını ve mağfiretini bahşettiği kullarından eylesin. Bayramımız mübarek olsun.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Muhammed Mübarek Elhüseyni

23 Mayıs 2017 Salı

GIYBET

GIYBETİN (Dedikodu) YENİ TARİFLERİ

-"İki lafın belini kırarız"
-"Buluşup dertleşiriz"
-"Epeydir görüşmüyoruz bana çaya gel hem biraz konuşuruz."
-"Seni ne kadar özledim, hele o tatlı sohbetine doyum olmuyor"
Hz. Peygamber s.a.v. buyurur ki:
“Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir.”

28 Nisan 2017 Cuma

MÜRŞİD İLE TEVBEYE MECBUR MUYUZ?

SADIKLARLA BERABER OLUN ile ilgili görsel sonucu
Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır. Davetine
uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.

Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar.
Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir. Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister. Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye daveti ihtiyatla karşılar.
Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı vardır. Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları farkedemediği için birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur.
Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse, dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur. Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür, başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar, hadisi inkara gider, alimlerin sözlerini küçümser, hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser. Bundan dolayı mesuldür.
 İstiğfar ve Tevbe Aynı Şey Değil
Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır.
İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir. Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir. Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir. Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir. Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir. Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele etmektir. Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir. Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir.
İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz:
“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) uyarısında bulunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı  (Maide/2), kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i İmran/102-103) Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119)
 Tevbe, Ancak Cemaatle Kolay
Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam olduğu cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır. ‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir, nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen, dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir.
Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlenmektir. Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:
“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî)
“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî)
“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)
 Günah Çıkarma Hezeyanı ve Mürşidle Tevbe
Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘günahımı affet’ denmez. Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur. Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz, bizi affetmesini istirham ederiz. Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır. Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme, temizleme görevi ve yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak, gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek şeklinde olur. Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir:
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64)
Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir. Büyük müfessir Fahruddin Razi (Rh.A.) bu ayetin tefsirinde der ki:
“Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da, tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i Allahu Tealâ seçmiş, onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir)
Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir.
Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede, tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır. Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatıdır ve o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur:
“Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5)
Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde Allah’a yapılan tevbeyi hıristiyanların papaz önünde günah çıkarma hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini, Sünnet’te uygulanan bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini bilmiyorlar demektir. Tasavvuf büyükleri, elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir:
“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.”
 “Müminlerin Günahları İçin İstiğfar Et!”
Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir. Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir:
“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)
“Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et!” (Muhammed/19)
Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide: ‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle, beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez. Ancak: ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin. Beni taatında muvaffak etsin.’ der.
Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ahlâkıdır. Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. Onlar kendileri için yaşamazlar. Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak, sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verirler. Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir.
Kendi perişan haline bir damla göz yaşı dökemeyen günümüz insanı, başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin? Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?
Dilaver SELVİ
Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ
SADIKLARLA BERABER OLUN ile ilgili görsel sonucu