30 Ekim 2014 Perşembe

Tasavvuf Nedir?

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.
Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.
Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:
Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.
Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.
Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur. 
Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.
Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.
Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.
Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.
Tasavvuf, kadere rızadır.
Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.
Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.
Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.
Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.
Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.
Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.
Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.
Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.
Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.
Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.
Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şerifde buyuruldu ki:
(Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?
Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.
Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.

Tasavvufta makamlarTasavvuf erbabından Mevlana Abdurrahman Cami hazretleri buyuruyor ki: 
Tasavvufta, makamların sonuna varan mutasavvıflar iki çeşittir:

Birincisi, Peygamber efendimiz aleyhisselamın izinden giderek, kemale erdikten sonra, insanları irşad için halk derecesine indirilmiş irşad ehli olanlardır.

İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp insanların yetişmesi ile vazifeli olmayanlardır. Bunlara evliya denir.
Tasavvuf yolunda yürüyenler de iki kısımdır:

Birincisi, Allahü teâlâdan başka her şeyi unutup, yalnız Onu ister. [Yunus Emre’nin, "Bana seni gerek seni" demesi böyledir.]

İkincisi de Cenneti isteyen taliblerdir.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
(Tasavvuf ehlindeki haller ve marifetler, muhabbetin fazla olmasından hasıl oluyor. Allahü teâlânın sevgisi, bu büyükleri o kadar kaplıyor ki, başka şeylerin ismi ve cismi hatırlarına gelmiyor. Başka bir şey görmüyorlar. İster istemez, sevgi sarhoşluğu ile, üzerlerini bu halin kaplaması ile, başka şeyleri yok biliyorlar. Allahü teâlâdan başka bir şey görmüyorlar. [Hallac-ı Mansur’un "Enel-hak" demesi gibi.] Bu hallerin ve marifetlerin ötesinde başka kemaller ve üstünlükler vardır ki, o, kemalatın yanında bu haller ve marifetler, okyanus yanında bir damla gibidir.)

Tasavvuf, Yahudi veya Yunan filozoflarının uydurması değildir. Tasavvuf bilgilerinin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir. Bunların isimleri sonradan konulmuştur. Resulullahın, Peygamber olduğu bildirilmeden önce, kalble zikrettiği muteber eserlerde yazılıdır. 
Zikir ve nefs muhasebesi, Resulullah ve Eshab-ı kiram zamanında da vardı. Hicri 2. asır sonlarında, Ehl-i sünnetten, kalblerini gafletten koruyanların ve nefslerini Allah’a itaate kavuşturanların bu hallerineTasavvuf ve kendilerine Sofi ismi verildi. Kendine ilk defa sofi denilen zat, Ebu Haşim Sofidir. 

Tasavvuf, İslam ahlakı ile ahlaklanmak için gereken bilgileri öğreten bir ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf da kalbin, ruhun, kötü huylardan kurtulmasını öğretir, kalb hastalıklarının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırır, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Zaten dinimiz, önce ilim öğrenmeyi, sonra buna uygun iş ve ibadetin Allah rızası için yapılmasını emreder. Kısaca din, ilim, amel ve ihlastan ibarettir.

İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
Fıkhı öğrenmeden tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkhı öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, sapık olur. Her ikisini edinen hakikate kavuşur. (Merec-ül bahreyn)
Kalbin, kötü huylardan temizlenmesi için, Allah için olmayan her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak gerekir. Bu yolda ilerlemek Peygamberlerin ahlakındandır.

Kötü sıfatlar, cahillik, öfke, riya, kin, haset, kibir, ucup cimrilik, mal ve makam sevgisi, övülmeyi sevmek, ayıplamaktan korkmak, suizan, övünmek gibi şeylerdir.

Güzel huylar, ilim, tefekkür, rıza, hayâ, tevazu, merhamet, mürüvvet, cömertlik gibi güzel işlerdir. Kötü sıfatlardan kurtulmak ve güzel huylarla süslenmekle kalb temizlenmiş olur.
Huzura kavuşmak içinDünya ve ahiret iyiliklerine, rahat ve huzura kavuşmak için birinciolarak doğru bir iman sahibi olmak gerekir. Doğru bir imana kavuşmak için, Ehl-i sünnet itikadını öğrenmek ve inanmak gerekir.

İkincisi, insanların saadeti için gereken şey, dinin emir ve yasaklarını öğrenmektir. Dinimizde bildirilen helali, haramı ve diğer hususları öğrenmek ve buna uygun hareket etmektir.

Üçüncüsü, kalbin kötülüklerden temizlenmesi ve nefsin terbiye edilmesidir. Nefs hep kötülük yapmak ister. Onun bu isteklerinden kurtulmak ve Allah sevgisini kalbe yerleştirmek için, tasavvuf âlimlerinin eserlerini okuyup amel etmek gerekir.
Bir kimse doğru imana kavuşur, dinin emirlerini seve seve yerine getirirse enbiyaya, evliyaya ve melaikeye benzer ve onlara yaklaşır. Aynı cinsten olan şeyler, birbirini çektiği gibi onlar tarafından yanlarına çekilir. Çok büyük bir mıknatısın bir iğneyi çekmesi gibi onu yüksekliklere çekip Cennete kavuşmasına sebep olurlar.
Manen yükselmek dünya ve ahiret saadetine kavuşmak bir uçağın uçmasına benzetilirse, iman ile ibadet, bunun gövdesi ve motorları gibidir. Tasavvuf yolunda ilerlemek de, bunun enerji maddesi, yani benzinidir. Tasavvufun iki gayesi vardır: Birincisi, imanın yerleşmesi ve şüphe getiren tesirlerle sarsılmaması içindir. Akıl ile, delil ve ispat ile kuvvetlendirilen iman böyle sağlam olmaz. Allahü teâlâ buyurdu ki: 
(Kalblere imanın yerleşmesi ancak ve yalnız zikir ile olur.) [Rad 28]
Zikir, her işte, her harekette Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun rızasına uygun iş yapmak demektir. İkinci gayesi, ibadetlerde kolaylık, lezzet hasıl olması için, nefsten doğan sıkıntıların giderilmesidir. İbadetleri kolaylıkla, seve seve yapmak ve günah olan işlerden de nefret edip uzaklaşmak, ancak tasavvuf ilmini öğrenip, bu yolda ilerlemek ile mümkündür.
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvufturİmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
İslam dininin bir sureti, bir de hakikati, özü vardır. Sureti, önce iman etmek, sonra, Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. İslam dininin suretine kavuşanların nefsi emmareleri inkârda ve isyan etmektedir. Bunların imanı, imanın suretidir. Kıldıkları namaz, namazın suretidir. Oruç ve başka ibadetleri de böyledir. Çünkü, nefs-i emmare, insan varlığının temelidir. Herkes (Ben) deyince, nefsini göstermektedir. İşte, bunların nefsleri iman etmemiş, inanmamıştır. Böyle kimselerin imanları ve ibadetleri hakiki, doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, yalnız surete kavuşmayı kabul buyurmuştur. Bunları, razı olduğu Cennetine sokacağını müjdelemiştir. Yalnız kalbin inanmasını kabul buyurması, nefsin inanmasını da şart koşmaması, Onun büyük ihsanıdır.
Evet, Cennet nimetlerinin de, hem suretleri, hem hakikatleri vardır. İslam dininin suretine kavuşanlar, Cennetin suretinden pay alacaklardır. Dünyada, İslam dininin hakikatine kavuşanlar, Cennetin hakikatine kavuşacaklardır. Surete kavuşmuş olanlarla hakikate kavuşmuş olanlar, Cennetin aynı bir meyvesini yiyecek. Fakat,
herbiri başka tat alacaktır. Resulullah efendimizin mübarek zevceleri Cennette, Resulullahın yanında olacak, fakat duydukları lezzet başka olacaktır. Eğer, başka olmasaydı, bu mübarek zevcelerin, bütün insanlardan [peygamberlerden] daha üstün olmaları lazım gelirdi. Her üstün olan kimsenin zevcesinin de, bunun gibi üstün olması gerekirdi. Çünkü zevceler, Cennette zevclerinin yanında olacaktır. İslam dininin suretine kavuşanlar, buna uydukları zaman, ahirette kurtulabileceklerdir. Buna uyanlar, umumi evliyalığa, yani Allahü teâlânın rızasına, sevgisine ermiş demektir. Bununla şereflenen, tasavvuf yoluna girebilecek, (Vilayet-i hassa) denilen özel evliyalığa kavuşabilecek kimse demektir. Bunlar, nefs-i emmarelerini itminana ulaştırabilirler. Şunu iyi bilmelidir ki, bu vilayette, yani İslam dininin hakikatinde ilerleyebilmek için, İslam dininin suretini elden bırakmamak lazımdır.
Tasavvuf yolunda ilerlemek, Allahü teâlânın ismini çok zikretmekle olur. Bu zikir de, İslam dininin emrettiği bir ibadettir. Zikretmek, âyet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde övülmüş ve emredilmiştir. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, İslam dininin yasakladığı şeylerden sakınmak şarttır. Farzları yapmak, insanı bu yolda ilerletir. Tasavvuf yolunu bilen ve yolculara önderlik edebilen bir Rehber [Mürşid] aramak da, İslam dininin emrettiği bir şeydir. Maide suresinin 35. âyetinde,(Ona kavuşmak için vesile arayınız) buyuruldu. (Vesile, insan-ı kâmil demektir). Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için, İslam dininin sureti de, hakikati de lazımdır. Çünkü, evliyalık üstünlüklerinin hepsi, İslam dininin suretine uymakla ele geçer. Peygamberlik üstünlükleri de, İslam dininin hakikatinin meyveleridir. Her üstünlükte Allahü teâlânın emirlerine ve yasaklarına uymak lazımdır.
Evliyalığa kavuşturan yol tasavvuftur. Tasavvuf yolunda ilerleyebilmek için, Allah’tan başka her şeyin sevgisini kalbden çıkarmak lazımdır. Allahü teâlânın ihsanı ile, kalb hiçbir şeyi görmez olursa, (Fena) denilen şey hasıl olur. (Seyr-i ilallah) tamam olur. Bundan sonra, (Seyr-i fillah) denilen yolculuk başlar. Böylece, (Beka) denilen şey hasıl olur ki, aranılan da budur. İslam dininin hakikati buradadır. Buna kavuşan zata (Veli) denir ki, Allahü teâlânın razı olduğu, sevdiği kimse demektir. Burada (Nefs-i emmare) mutmainne olur. Nefs, küfürden kurtulup, Allahü teâlânın kaza ve kaderinden razı olur. Allahü teâlâ da, ondan razı olur. Kendini anlar. Büyüklük, kendini beğenmek hastalığından kurtulur.
(2/50)

(Ayrıca Ekim ayı Semerkand Dergisin de Taha YILDIZ ' ın "Anlamsız Tasavvuf Düşmanlığı" yazısını okumanızı tavsiye ederiz... Dualarınızla...

14 Ekim 2014 Salı

Sözün Özü

Sizlere önce bi çay ikram edelim ,
sonra kıymetli bir sözü birlikte tercüme edelim....

Bi çay ?
Üç çeşid arkadaş vardır:
Birincisi: Ekmek gibidir.Her gün ararsın!
İkincisi: İlaç gibidir.İhtiyaç olduğunda ararsın!
Üçüncüsü: Mikrob gibidir.O seni bulur !
:) 
etrafın(m)ız ekmek gibi arkadaşlarla dolsun inşallah....






10 Ekim 2014 Cuma

Akıl Ve İbret


Cenab-ı Mevlâ’nın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri de akıldır. Akıl sayesinde varlıklar ve olaylar arasında alaka kurabilir, tecrübe ettiğimiz şeylerden bir neticeye varabiliriz. Diğer bütün nimetler gibi akıl cevheri de boşuna verilmemiştir. Aklımız sayesinde iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı bilir, cüz’î irademizi iyi ve doğrudan yana kullanırız. Yine akıl sayesinde hatalarımızdan dönme, doğruyu bulma ve hayırlı istikamete yönelme imkanı buluruz.
İnsanoğlunun evvel emirde aklını kullanması gereken husus, Allah Tealâ’yı bulmak ve O’nun bildirdiklerine tabi olmaktır. Müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, akıl sahipleri için şüphesiz deliller vardır.” (Âl-i İmran, 190)
Yer ve göklerde görülen ve görülmeyen, canlı cansız her varlığın var oluşunda ve hareketinde, Alemlerin Rabbi’nin sayısız tecellisi ve hikmeti vardır. Bütün varlıklar O’nun birliğine, yüceliğine ve sonsuz kudretine işaret eden açık delillerdir. Kur’an-ı Kerim bu işaret ve deliller üzerinde düşünmeyi emreder ve “Buyruğu ile göğün ve yerin ayakta durması, O’nun varlığının alametlerindendir.” (Rum, 25) buyurur.
Cenab-ı Mevlâ bize akıl vermiş fakat bu aklın kabiliyetini de belli bir yerde tutmuş, sınırlamıştır. Dolayısıyla bilim ve teknolojide hangi seviyeye ulaşırsak ulaşalım, her şeyin aslını ve hakikatini idrak edemeyiz. Dünyaya niçin ve nereden geldik, nereye gideceğiz, hayatiyetin sırrı nedir, sonsuzluk nasıldır gibi sorular aklın idrak alanının dışındadır.
Allah Tealâ bizlere kainat üzerinde tefekkür etmeyi emrederken, yaradılışın bin bir rengi ve ihtişamı karşısında acziyetimizi fark etmeyi, asıl kudret sahibine yönelmemizi murad etmektedir. Bu yüzden Kur’an-ı Hakim’de yağmurun yağmasına, devenin ya da sivrisineğin yaratılışına ibret nazarıyla bakmamız istenir. Böylece alıştığımız için fark edemediğimiz, küçük ya da basit gördüğümüz için önemsemediğimiz varlıkların da ne harika bir sanatla yaratıldığını anlamamızı ister.
İnsanın üzerinde düşünüp ibret alacağı hadiselerden biri de ölümdür. Cenab-ı Mevlâ bir tefekkür vesilesi olarak müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de ölümü sıkça zikretmektedir.
Ömrümüz boyunca pek çok ölüme şahit olur, fakat bunlardan kendi akıbetimize dair ders almakta gaflete düşeriz. Fakat en yakınımızdan biri vefat ettiği zaman ya da bir cenazenin defnine katıldığımızda etkileniriz. Belki bu hikmete mebni olarak cenazenin hazırlanmasından ve defninden en yakınları sorumludur.
İşte “Her nefs ölümü tadacaktır.” ( Âl-i İmran, 185) ilahî hükmünü hatırlamak, dünyanın faniliği karşısında ebediyeti aramak ve ona göre bir hazırlığın tedarikine girişmek aklın insana sağladığı bir imkandır.
Büyük alim ve ârif zatlardan İmam Şa’ranî k.s., şu kıssayı nakleder:
“Bir defasında Amr b. Zer rh.a., kimsenin katılmak istemediği bir günahkârın cenazesine katılır. Adamı kabre koydukları vakit Amr b. Zer onun için şöyle der:
– Allah Tealâ sana merhamet etsin. Sen tevhid üzere, imanla ruhunu teslim ettin. İnsanlar her ne kadar aleyhine konuşsa da sen yüzünü toprağa sürdün. Muhakkak sen çok günahkâr birisin, fakat hangimiz günah işlemiyor, hata yapmıyoruz ki?
Amr b. Zer’in bu konuşması üzerine orada bulunanlar gözyaşlarına boğulurlar.”
İnsanoğlunun aklını kullanıp ibret alacağı, kendi hayatı için dersler çıkartacağı hususlardan biri de kendisinden önce yaşamış olanların hayatlarıdır. Bu yüzden müberrâ kitabımız Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Mevlâ eski kavim ve kimselerin kıssalarını anlatmış, ibret almamızı istemiştir. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. de eskilere dair birçok kıssa anlatmış, böylece kendisi de eskilere karışacak olan bizlerin gerekli dersleri çıkarmamızı istemiştir.
Bizlere nasihat eden, menkıbeler ve kıssalar anlatan alimlerimizin maksadı da aynıdır. Gönül gözümüzü açmak, günübirlik yaşayıp giderken paslanan aklımızı kullanmamızı sağlamaktır. Yanlışı yaşayarak tecrübe etmek büyük bir imtihandır. Sonrasında istikamet bulmak herkese nasip olmayabilir. Dolayısıyla başka tecrübeleri okuyup dinlemek ve onlardan ibret almak akla daha muvafıktır.
Mesela Şeyh Sadi Şirazi k.s. kısa bir kıssada biri hak üzere diğeri yanlışta olan iki kardeşin hayat hikâyesini anlatmış ve her ikisinin de akıbetini göstermek istemiştir. Hikâye şöyle:
“Doğuda babası bir, annesi farklı iki kardeş yaşardı. İkisi de askerlikte yetenekli, kılıç ve ok kullanmada usta, iyi huylu ve bilgin idiler. Bir hükümdar olan baba, oğullarının yiğit ve savaşçı olduğunu görünce ülkesini ikiye böldü. Yarısını birinin, yarısını da diğer oğlunun idaresine verdi. Böylece ölümünden sonraki taht kavgasını engelleyeceğini düşünmüştü.
Oğullar kendi payıyla yetiniyordu. Servet de asker de sayılamayacak kadar çoktu. Şehzadelerden biri adaletle iş görür, halkına sevgiyle davranırken diğerinin gözünü hırs bürüdü. Daha çok servet için yönetiminden sorumlu olduğu insanlara zulmetmeye başladı.
Âdil olan oğul, bağış ve ihsanı adet edinmiş, yoksul ve düşkünlere yardım ediyordu. Misafirhaneler, tekke ve dergâhlar, aşevleri ve hastaneler yaptırıyordu. Hazinesi boşalıyor, fakat halkı zenginleşiyordu. İnsanların mutluluğu için çalışıyor, bu yolda başarı için gece gündüz Allah’a yakarıyor, şükrediyordu.
Öteki şehzade ise taç ve tahtı için halka zulmetti. Kendi zenginliği uğruna halkından ağır vergiler topladı. Ticaret yapanların varlığına göz dikti. Güçsüzleri korumak bir yana, onları daha düşkün hale düşürdü. Fakat aslında kimseye değil, kendine fenalık yapıyordu. Hırs gözünü kör ettiğinden, kötülüğünün nelere yol açacağını göremiyordu. Zorla topladığı vergileri kendi gücü ve güvenliği için kullanıyor, askerini doyurmuyordu.
Çok geçmeden duruma itiraz eden sesler yükselmeye başladı. Askerleri dağıldı, tüccarlar alışverişi bıraktı, çiftçiler ekin ekmedi, halk yoksullaştı ve nihayet kıtlık baş gösterdi. Bu durumu fırsat bilen düşmanları harekete geçti, ülkeye dört bir yandan savaş açıldı. Sonuçta ülkesi talan edildi, uğruna herşeyi göze aldığı tahtı yerle bir oldu. Artık halk ülkeyi terk ediyordu. Ülkeyi işgal edenler, geride kalan halkın iyilerince şöyle alkışlandı: ‘Bahtiyar olun, zulme son verdiniz. Ülkenin sahibi âdil ve esirgeyici olandır.’
İki kardeşten geriye birer isim kaldı. Biri iyilik, diğeri kötülükle anıldı.”
Böyle nice hikâyeleri okuyor ve dinliyoruz. Kimi gerçek hikâyeler kendi aramızda ya da yanıbaşımızda cereyan ediyor. Akıl sahibi kişi yaşadığı, gördüğü, duyduğu hiçbir şeyin tesadüfî olmadığını anlar, gerekli dersleri çıkarır.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Mübarek EROL / Semerkand Dergisi

8 Ekim 2014 Çarşamba

Osmanlıcam Özüm

Allah(cc) internette ki Osmanlıca paylaşım sayfalarından daha doğrusu sahiplerinden razı hoşnut olsun...Osmanlıca Kurslarına ön ayak olan Hayrat Vakfından da ha keza....Sadece 1. kuru bitirmeme rağmen çok zevkli ve kolay olan Osmanlıcamı sayfalarda ki paylaşımları okuyarak hem ilerletiyorum hem alıştırma yapmış oluyorum...Sizler için ara ara yayınlayacağım Osmanlıca paylaşımlarımdan ilkini Türkçe Okunuşu ile   birlikte yayınlıyorum.... 

Türkçe Okunuşu: 
Minareden düşenin parçası bulunur da; Gönülden düşenin parçası bulunmaz...! 

4 Ekim 2014 Cumartesi

İhlas-Teslimiyet




"Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes" (108/2)

“(Ey Muhammed!) Onlara Adem’in iki oğlunun kıssasını doğru olarak anlat! İkisi birer kurban sunmuşlardı da birininki kabul edilmiş; diğerininki ise kabul edilmemişti...” buyrulmuştur (Maide Suresi; 27).
Hz.İbrahim’in oğlu Hz.İsmail’in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye (kurban) olarak verildiği açıkça bildirilmektedir. Ayrıca diğer bazı ayetlerde de kurban ibadeti ile ilgili nasslar mevcuttur: (Saffat Suresinde 107)
“... Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. İşte bunlardan yiyin
sıkıntı içindeki fakiri de doyurun.”(Hacc Suresi, 2)
‘Her ümmet için, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanların üzerine O’nun adını anarak kurban kesmeyi meşru kıldık.” (Hacc Suresi; 34)
“Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır: Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc Suresi; 37)
Allah bize ateşin yiyeceği bir kurban getirmedikçe hiçbir elçiye inanmamamız konusunda and verdi,” diyenlere de ki: “Şüphesiz, benden önce nice elçiler, apaçık belgeler ve söylediklerinizle geldi; eğer, siz doğru idiyseniz, o halde onları ne diye öldürdünüz?” (3/183)
Ey iman edenler, Allah’ın şiarlarına, haram olan ay’a, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram’a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin İhramdan çıktınız mı artık avlanabilirsiniz Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoyduklarından dolayı bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah’tan korkup-sakının Gerçekten Allah (ceza ile) sonuçlandırması pek şiddetli olandır (5/2)
Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: “Seni mutlaka öldüreceğim” (Öbürü de “Allah, ancak korkup-sakınanlardan kabul eder” (5/27)
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir Buna da, Kabe’ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adalet sahibi iki kişi hükmedecektir Veya yoksulları doyurmak veya onun dengi oruç tutmak olan bir keffaret vardır Böylelikle işlediğinin vebalini tadmış olsun Allah geçmişte olanı bağışladı Ama kim tekrarlarsa, Allah ondan öc alacaktır Allah üstün ve güçlü olandır, öc sahibidir (5/95)
Allah, Beyt-i Haram (olan) Kabe’yi insanlar için bir ayaklanma (kıyam evi) kıldı; Haram Ay’ı, kurbanı ve boyunlardaki gerdanlıkları da Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten herşeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir (5/97)
Sonunda ikisi de (Allah’ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı (37/103)
Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik (37/107)
Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes (108/2)