26 Eylül 2014 Cuma

SOHBET


Mesnevi-i Şerif’te nakledildiğine göre bir kimse Şuayb a.s.’a şöyle dedi: “Allah Tealâ bende pek çok günah ve kusur gördüğü halde beni hiç azarlamıyor.” Hak Tealâ, Şuayb a.s.’ın gönlüne şöyle hitap etti: “Ey ben bu kadar günah işledim de Allah beni azarlamıyor diyen kimse! Allah seni muaheze edip duruyor ama sen farkında değilsin. Kalbinde günahlar üst üste yığılmış, gönül gözün kör olmuş. Dumanın kara tencere üzerinde izi görünmediği gibi senin de kararan kalbin Allah’ın kınamasını duymuyor. Allah seni çok ikaz edip günahlarını haber verdi ama sen bu yüzden anlamadın.”
Hazreti Mevlâna k.s. sonraki beytinde şöyle buyuruyor: “Demirci zenci olursa, ocağın dumanı yüzünde iz bırakmaz. Sen zenci gibi olmuşsun da, günahlarının dumanı yüzünün karasında görünmediği için ikaz edilmediğini zannediyorsun. Eğer ak yüzlü olsaydın, elinin karalarını yüzüne sürdüğün zaman çoktan siyah izler belli olurdu. Ey günahlarından yüzü kararmış adam! Sen bundan dolayı anlamıyorsun. Eğer yüzünü Hakk’a çevirseydin, günah yerine itaatle Allah’a bağlansaydın günahlarının kirini seçebilirdin. O zaman pişmanlık ile tövbe kapısını çalardın. Oysa artık tövbe edemez hale geldin. Gönül aynanı temiz tutmaya çalışsaydın, bir günah işlediğin zaman derhal gönlünde bir gam duyardın. Zira günahkâr olmayan kulun işlediği günah, gönlüne gam getirir. Niye ben bu günahı işledim, diye vicdan azabı duyar. Bu vicdan azabı ile Hak Tealâ’dan utanır ve tövbekâr olur.”
Allah Rasulü s.a.v. buyurmuştur ki: “İnsanın kalbinde ne kadar günah bulunursa bulunsun, onda vicdan denilen nuranî bir cevher vardır. O cevher insanı hayırlı işlerde sevince, kötü işlerde hüzne götürür.”
Bir kimse kötü bir iş yaptığında gam duymuyorsa o kimse Allah’tan uzaklaşmıştır. Ümmet-i Muhammed’in bu asırda görülen hali de budur. Vicdanlar susmuş, tövbeler samimi değil. Tövbeden sonra tekrar günah işleniyorsa, o tövbe yalancı tövbesidir.
Nice günahlarımızı güzel amel zanneden bizler ömrümüzü boş işlerle tüketiyoruz. Bir kulun aldanmış olduğunun en büyük alameti ömür sermayesini faydasız işlere ve hevasına harcamasıdır.
İnsanoğlunun Allah’tan uzaklaştığının alameti günahlarını ve yaptığı kötü işleri iyi görmesidir. Bu, kendi kendini aldatmaktan başka bir şey değildir. Bundan kurtulmanın çaresi de tasavvufî hayata girmektir. Günahları tövbe, zikir ve kâmil insanlarla yakınlık kaldırır. Mürşid-i kâmiller Allah’ın izniyle insanı terbiye ederler.
Mürşid-i kâmil olan bu zatlar insanların azgın nefslerini tövbeye yönlendirir. Onlar mum gibi bir ışıkla kendisine gelen talibe önce lamba verir. Sonra yıldız, sonra da ay bahşeder. Nihayet Allah’ın izni ve ihsanı ile güneşe kavuşturur.
Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki: “Eğer günahlar gönül tasını karartırsa, o pas arta arta iman cevherini eksiltir.” Bunun ilacının ne olduğu sorulduğunda: “Onun ilacı ve cilası Allah’ın zikridir.” buyurmuştur. Kalbin pasını silen zikir, fikir ve nimetlere şükürdür. Fikir, bâtıl düşünceleri atıp Hakk’ın ayetlerini, Rasulullah s.a.v.’in hadislerini ve Allah dostlarının sözlerini anlayarak ilim tahsiline çalışmaktır.
Medine-i Münevvere’de iken sohbetinde bulunduğum Molla Burhaneddin bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurmuştu: “İlimden, amelden, zikirden gaye nefsi dizginlemektir. Alim de olsan, abid de olsan nefsini dizginlemediğin müddetçe gayeye ulaşamazsın. Büyük zatlar nefsini eritip yok eden kimselerdir. Nefs terbiyesi bazı insanlarda fıtrattan olur. Yani bu kimseler yaratılış itibari ile temiz olup nefsleri küçük, kalpleri büyüktür. Bunlar ilme müptela ve muhabbete âşıktırlar. Bazılarında ise tam tersidir. İlmi ve ameli arttıkça nefsi şişer. Gururdan yanına yaklaşılmaz. Böyle ilim insana fayda yerine zarar vermiş olur. Bütün bunlar mürid için de geçerlidir. Mürşide giden bir kimse nefsini köreltemiyorsa, o gidişin kendisine faydası olmamış demektir.”

Mehmet ILDIRAR (Ruhuna Fatiha ) / Semerkand Dergisi

5 Eylül 2014 Cuma

~NASİHATLER~

Câfer-i Sâdık k.s. hazretleri, oğlu Musa Kâzım k.s. hazretlerine şöyle nasihat etmiştir:
“Ey oğul!
Kendi rızkına razı ol. Kendi rızkına razı olan kimse başkasına muhtaç olmaktan kurtulur.
Başkasının malına göz dikme. Başkasının malına göz diken kimse fakir ve yoksul olarak ölür.
Allah’ın taksimatına razı ol. Allah’ın taksim ettiği rızka razı olmayan, yüce Allah’ı töhmet altında bırakmış olur.
Her daim kendi kusurlarını büyük gör. Kendi kusurlarını küçük gören kimse, başkalarının kusurlarını büyük görür.
Başkasının gizli bir halini açığa vurma. Başkasının gizli bir durumunu açığa çıkaran bir kimsenin evindeki gizli şeyler mutlaka açığa çıkacak ve herkesçe bilinecektir.

Kardeşi için kuyu kazan, kazdığı kuyuya kendisi düşer. Ahmaklar arasında bulunan horlanır, alimler arasında bulunan hürmet görür.
Ey oğul! İnsanlara kızmaktan çok sakın, aksi halde onlar da sana kızarlar.
Boş iş ve sözlere bulaşma. Aksi halde aşağılanırsın.
Ey oğlum! Lehinde de aleyhinde de olsa hakkı söyle, doğruluktan ayrılma. Böylece halkın işlerini danıştığı bir kimse olursun. Herkes seninle istişare eder, senin fikrine başvurur.
Ey oğul! Arkadaşlık yaptığın, ziyaretine gittiğin kimse iyi ahlâk sahibi olsun, kötü ahlâkı olanlarla arkadaşlık etme, onlarla görüşme. Çünkü onlar suyu olmayan çöl, dalları yeşermeyen ağaç, üzerinde ot bitmeyen toprak gibidirler.
Ey oğul! Allah Tealâ’nın kitabını oku, iyilikleri emret, kötülükten de sakındır.

Sana gelmeyene sen git. Seninle konuşmayanla sen konuş. Sana vermeyene sen ver. İsteyeni geri çevirme.
Gıybetten, laf taşımaktan sakın. Çünkü söz taşımak insanların kalbinde kin ve düşmanlığı artırır.
İnsanların ayıplarını görme. Zira insanların ayıplarını gören, onların hedefi olur.”
(Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 3/195)
Semerkand Dergisi

3 Eylül 2014 Çarşamba

Cennetin Kokusunu Bile Alamayacaklar !

Ebu Hureyre’nin Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemden rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: 
“Cehennem ehlinden iki sınıf var ki, henüz onları görmedim. (Biri) sığır kuyrukları gibi kamçılarla insanları dövenlerdir. Diğeri de, giyinik, fakat çıplak olan, salınarak veya kibirlenerek yürüyen, öteki kadınlara da kendileri gibi olmayı telkin eden ve başları deve hörgücüne benzeyen kadınlardır. Onlar cennete girmeyecekler, onun kokusunu bile alamayacaklar. Hâlbuki onun kokusu şu kadar ve şu kadar mesafeden hissedilir.” (Müslim: Cennet, 52)
Benzerlerine başka hadis kitaplarında da rastladığımız bu hadis-i şerifin Arapça aslı, çok özlü ve edebi olup, farklı şekillerde açıklanabilmektedir. Mesela “giyinik üryan kadınlar” diye tercüme edebileceğimiz “kasiyâtün ariyatün” ifadesi, özlü ve birçok manayı düşündürebilecek, edebi bir ifadedir. 
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin, bu kadınların halini, böyle özlü ve üstü kapalı bir ifade ile işaret edip bırakmış olması, sanki bu kadınların halini detaylıca tasvir etmekten bile hayâ ettiğini anlatır gibidir. Ayrıca bu kadınların biçim olarak tarif edilmemiş olması, bu ifadeyi, birçok manayı içinde barındırmaya da elverişli hale getirmektedir. 
Hadis i şerifi şerheden âlimler giyinik üryanlığın birkaç türünü örnek vermişlerdir. Mesela bu kadınların dış kıyafetleri ince kumaştan yapıldığı için beden hatlarını yeterince gizlemez. Veya kıyafet o kadar dardır ki, örtüyormuş gibi yaparak teşhir eder. Hatta o kadar cazip hale getirir ki olduğundan daha güzel gösterebilir. Bunlar giyinik üryanlığın ilk akla gelen örnekleridir. Ama başka türlü de olabilir. 
Mesela kıyafet ne şeffaftır, ne de incedir ama yine de örtünmenin maksadına hizmet etmez. Çünkü ziynetleri örtmesi için giyinilecek olan giysi, o kadar cazibeli olur ki, bizzat kendisi bir ziynet haline gelir. Tıpkı son zamanlarda düğünlerimizde gördüğümüz -güya tesettürlü- gelinlik, nişanlık ve abiye kıyafetler gibi…
Hatta sözde dış kıyafeti olarak satılan, enva-ı çeşit modelde dikilmiş, işlemeli kıyafet için de bunu söylemek pekâlâ mümkündür. Bu elbiseler rengiyle, ışıltısıyla, süslemeleriyle ve mahrem bölgelere işaret eden dikiş teknikleriyle o kadar dikkat çekmektedir ki, sanki onu giyen kişi, adeta “ben örtünmüş gibi yapıyorum ama esas arzum başka türlü” demiş olmaktadır. 
Hadis-i şerifte bu kadınların kıyafetleri dışında başka bir özelliklerine daha dikkat çekiliyor; yine birçok manaya yorumlanabilir, üstü kapalı sayılabilecek, özlü bir ifade ile… Hadisin devamındaki “Mümilâtün” ifadesini âlimler “başka kadınlara da, cazip bir edayla, salına salına yürümeyi telkin edenler” manasına geldiğini izah ederler. 
Hiç kuşkusuz tarih boyunca bu tarife uyan birçok kadınlar gelip geçmiştir. Günümüzde ise bu ifade ilk anda akla, podyumlardaki mankenlerin, kibirli ve havalı bir edayla yürümelerini akla getirmektedir. Ne yazık ki onların o kendilerini beğenmiş halleri, genç kızlara da örnek teşkil etmektedir. 
Onlar da caddelerde, meydanlarda, benzer şekilde dikkat çekici bir giyim kuşam içinde ve çalım satar gibi bir edayla yürümektedirler. Bu kızcağızlarını halini biraz inceleyen bir kişi şaşmadan edemez. Öyle bir edayla yürümektedirler ki; gören zanneder, sanki etraftaki insanlar iki yana dizilmiş de onların yaptığı bu gösteriyi seyrediyor. 
Başkalarına kötü örnek olmanın bir başka yolu da; elit, sosyete gruplar oluşturmak ve mütevazı insanlara tepeden bakarcasına, kibirli tavırlara bürünmektir. Okullarımızda ve çeşitli sosyal ortamlarda ortaya çıkan bu sosyete gruplar, cahil kadın ve kızları özendirebilmektedir. 
Ne tuhaftır ki, inandığı için örtünme çabasına girmiş olan kızlarımız da bu garip hallerden uzak kalamamaktadır. Tıpkı hadis-i şerifte tasvir edildiği gibi bu kızlarımız, kocaman topuzlar yaparak, dikkat çekmenin bir yolunu aramakta gibidirler.
Hadis i şerifin –genellikle atlanılan- baş kısmına dönecek olursak, burada Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin söze “sığır kuyruklarından yapılmış kamçılarla insanları dövenlerden” bahsederek başladığını görüyoruz. 
İlk bakışta bu ifade çağımıza uymuyor gibi görünebilir. Evet, bugün ellerine kamçı alıp insanları kırbaçlayan zorbalar yoktur. Ama ellerindeki imkân ve yetkileri kırbaç gibi şaklatarak, insanlara siyasi-ekonomik-psikolojik vb. şiddet uygulayan zorbalar yok mudur? İnsanların bir takım mecburiyetlerinden faydalanarak, onları köle gibi düşük ücretlerle çalıştıranlar… 
Peki, neden Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bu iki sınıfı aynı hadis- i şerifinde bir araya getirmiş olabilir? Acaba sebep, birinci gruptaki zorbaların haksız kazançlarıyla sağladığı ekonomik imkânların, ikinci gruptaki kadınları ortaya çıkarması olabilir mi? 
Elbette bu sadece bir yorumdur. Tarih boyunca birçok toplumda zalimler ve o zalimlerin imkânlarıyla şımarmış sosyete kadınlar hep olagelmiştir. Çağımızda da haksız kazanç yolları ve maddi şımarıklık son derece çoğalmıştır. Elbette yazımızla kimseyi itham etmiyoruz, herkes kendisini daha iyi bilir. Sadece uyarmak istiyoruz; çünkü hadis i şerifin sonu çok ürpertici… 
Cenab-ı Hak hiçbirimizi bu hadis-i şerifte bahsedilen “Cennetin kokusunu bile alamayacak” olanlardan eylemesin. 
Amin. 

Esra KÜÇÜKAŞÇI


2 Eylül 2014 Salı

~Sohbetle İrşad~ “Sadık kullarımla beraber olun!”



"...Nakıs olanlar, kamil insanlara baka baka önce 
noksanlıklarını görürler. Sonra güzelin ne olduğunu öğrenirler. Peşinden iyiliği sever, iyi insan olmaya niyetlenirler. Güzel olan çeker, kuvvetli olan etkiler. İnsan fıtratı gördüğüne meyleder. İyileri gören kimsenin kalbinde iyi duygular yeşerir, kötülerle oturup kalkanın içinde ise kötülükler beslenir.
Göz gönlün penceresidir, kulak kalbin habercisidir. İnsan devamlı gördüğü ve işittiği şeylerin esiridir. Bunun için Cenab-ı Hak, “Sakın zalim ve günahkar kimselere yaklaşmayın, yoksa size de ateş dokunur.” (Hud/113) buyurarak, kötülerle aynı mecliste olmak bir yana, onlara yakın olmanın bile nasıl kötü sonuç vereceğine dikkat çekmiştir. “Kalpleri birbirine benzedi” (Bakara/118) ayeti de aynı fikri paylaşan ve aynı atmosferde yaşayan insanların benzer tavırlar sergilediğini göstermektedir.
İlahi sevgi ve güzel ahlakı elde etmek için Yüce Rabbimiz en kısa yolu şöyle gösteriyor: “Sadık kullarımla beraber olun!” (Tevbe/119)
Dr.Dilaver SELVİ /Semerkand Dergisi