31 Ocak 2014 Cuma

~Şeytanın İbadetteki Hileleri~


1. Engelleme: Şeytan ilk olarak insanın ibadetine engel olmak ister. Eğer Cenab-ı Hak kendisini şeytandan korursa, kul şu sözlerle şeytanı reddeder:
“Ben ibadete gerçekten muhtacım. Çünkü bu fani dünyada sonsuz olan ahiret hayatı için mutlaka azık hazırlamam gerekir!”
2. Erteleme: Birincisinde başarılı olamayan şeytan sonra:
“Acele etme, ileride yaparsın, daha yaşın
çok genç!” diyerek ibadeti ertelemeyi, geriye atmayı telkin eder. Allah’ın yardımı ile onu:
“Ecelim benim elimde değil. Eğer bugünün işini, ibadetini yarına erte­lersem, peki yarının işini ne zaman yapacağım? Zira her gün için yapılacak yeterince iş var…” diyerek onu reddeder.
3. Acele: Şeytan bu sefer de acele etmesini isteyerek ona:
“Acele et, acele et! Şu işi bitir, şunu yapmaya da vaktin olsun!” der. Allah’ın inayetiyle şeytanı şu sözlerle susturur:
“Tam ve kusursuz olarak yapılan az iş, kusurlu olarak yapılan çok iş­ten hayırlıdır!”
4. Riya: Bu sefer ibadetini tam ve mükemmel yaparak insanlara karşı gösteriş yapmaya teşvik eder. Yine Allah’ın yardımı ile onu şu sözlerle savuşturur:
“İnsanların görmesiyle ne kazancım olabilir? Allah’ın görmesi benim için yeterli değil mi?”
5. Kendini Beğenme (Ucub): Bu sefer şeytan:
“Sen ne büyüksün, ne uyanık ve ne faziletli bir kişisin!” diyerek insanı kendini beğenme uçurumuna yuvarlamak ister. Allah’ın himayesi ile bu tehli­keyi de şu sözlerle savar:
“Bütün nimetlerin gerçek sahibi Allah Tealâ’dır. Bu hal de O’nun bana ihsan ettiği başarının sonucudur. O, kendi lütfu ile benim de­ğersiz amelime kıymet vermiş. Eğer Allah’ın lütfu olmasaydı, O’nun üzerimdeki sayısız nimetleri ile birlikte benim işlediğim günahlara karşılık bu ibadetin ne değeri olabilirdi?”
6. Gizleme: Şeytan şimdi altıncı ve en tehlikeli hilesine başvurur. Uyanık kişilerden başkası buna karşı koyamaz. Şöyle der:
“İbadetini gizli yap. Allah yaptığın ibadeti ortaya çıkaracak ve karşılı­ğını verecektir.” Böylece seni bir tür riyaya düşürmek ister. Uyanık kişi Allah’ın yardımı ile şeytanı şu sözlerle defeder:
“Ey mel’un! Şimdiye kadar ibadetime engel olmaya, ifsad etmeye ça­lışıyordun! Şimdi ise ıslah etmek, düzene sokmak için geliyorsun. Ama asıl maksadın yine bozgunculuk. Ben Allah’ın kuluyum, O benim efendimdir. Dilerse benim ibadetimi açığa çıkarır, dilerse gizli tutar. İsterse beni hatırı sayılır biri, isterse değersiz biri yapar. Bunların hepsi kendi elindedir. Bunları insanlara açıklamasına ve onlardan gizli tutmasına aldırış etmem. Çünkü insanların elinde bir şey yok!”
7. Terk: Şeytan yedinci ve son hilesiyle gelir şöyle der:
“Senin bu ibadetlere ihtiyacın yok. Eğer bahtiyar/said yaratıldıysan, ibadeti terk etmek sana bir zarar vermez. Yok bedbaht/şaki olarak yaratıldıy­san ibadet de sana bir fayda vermez!”
*Allah’ın yardımıyla bu hileyi de şu sözlerle savar:
“Ben Allah’ın kuluyum. Kula yaraşan, emre uyup kulluk ve ibadet et­mektir. Rab ise efendiliğin icaplarını en iyi bilendir. Dilediği gibi hükmeder; is­tediğini yapar. Her halükârda ibadetin bana faydası vardır. Eğer said isem, sevabımın artması için ibadete muhtacım. Şaki isem de, ileride keşke ibadet etseydim diye kendi kendime pişmanlık duymamak için ibadet etmeliyim.
Kaldı ki, ibadet ettiğim için asla Cenab-ı Hak beni cezalandırmaya­cak, ibadet bana bir zarar vermeyecek. Ayrıca itaatkâr olarak cehenneme girmek, asi olarak girmekten benim için daha sevimlidir. Kaldı ki Cenab-ı Hakk’ın vaadi hak değil mi? O, ibadet yapanlara sevap vereceğini, iman ve itaat ile Allah’a kavu­şanları kesinlikle cehenneme sokmayacağını, mutlaka cennete sokacağını vaad etmiştir.”
Kul, amelinin karşılığı olarak cenneti kazandığı için değil, Cenab-ı Hakk’ın sadık vaadinin karşılığı olarak cennete girecektir. Bu manada Cenab-ı Hak saidlerin lisanıyla şöyle buyurur:
“Onlar bize verdikleri sözde sadık olanlardır ve ‘Bizi dilediğimiz yerinde otu­racağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamd olsun. İyi amelde bu­lunanların mükafatı ne güzelmiş!’ derler.” (Zümer, 74)
Ali Kaya | Şubat 2012 | TASAVVUF KLASİKLERİ

25 Ocak 2014 Cumartesi


"...Allah’a bir kez iman edilir. Bir kez dost olunur. Bir kez aşık olunur ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Sadık ve vefalı mümin, başına her ne gelirse gelsin, hep aşkla " Allah" der. Gerçek iman, gerçek Allah sevgisi, gerçek vefa ve sadakat budur...." Gerçek vefa, Allah’a verilen sözlere sadık kalmaktır. Örneğin, ‘Ben Allah’ın kuluyum… Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim… Dinim İslam’dır” ifadeleri söz verme anlamındadır. Vefalı olmak, bu sözleri fiili olarak da doğrulayarak, sadakatle Allah’ın sınırlarını korumak, kulluk sorumluluğunun bilincinde olmak ve Allah’ı derin bir aşkla sevmektir..."

17 Ocak 2014 Cuma

~Tedbirini Al Takdire Razı Ol~





http://4.bp.blogspot.com/-QJ-XnJ5v1ds/UNRaDoBTIFI/AAAAAAAAEpA/vRLLfP1RkYM/s1600/430718_348777345142340_1590478323_n.jpg
“Deveni önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a tevekkül et” sözünü duymuşuzdur. Aslında bu söz bir hadis-i şeriftir. “Devemi serbest bırakıp Allah’a tevekkül etsem olur mu?” diye soran bir sahabiye Allah Rasulü s.a.v.’in verdiği cevaptır. (Tirmizî) Bu cevap, müslümanların sebeplere dikkat etme ve tevekkül konusundaki tavrının özeti mahiyetindedir.
Sebepler bir şeyin görünürdeki nedenleridir. Hamuru kızgın fırına koymak ekmeğin pişmesinin sebebidir. Tevekkül ise, gerekli gişimleri yapmakla birlikte sonuçlar hususunda sadece Allah’a güvenmek, her şeyin ilahî takdirle gerçekleştiğine inanmaktır.
İmam Gazali rh.a. tevekkülü şöyle açıklar:
“Tevekkül, ihtiyaç halinde Allah Tealâ’ya dayanmak, zaruret halinde Allah’a güvenmektir. Başa bir musibet geldiğinde gönül rahatlığı ve kalp huzuruyla Allah’a bağlanıp metanet göstermektir. Rabbine tevekkül edenler, başlarına gelen her şeyin Allah’ın takdiriyle meydana geldiğini bilirler. Kendilerini o sıkıntılardan kurtaracak bütün sebepler de yine her şeyi kudretiyle yaratan Yüce Yaratıcı’nın hükmü altındadır.
Gerçek manada tevekkül sahibi olanlar ne babalarına ne evlatlarına ne servetlerine ne de hünerlerine güvenirler. Onlar hangi halde olurlarsa olsunlar, bütün işlerini sadece Allah’a havale ederler, başka hiçbir güce ve merciye güvenip dayanmazlar.”

Velilerden tevekkül tarifleri
Allah dostları tevekkülü şu şekillerde tarif etmişlerdir:
Sehl bin Abdullah Tüsterî rh.a.:
“Tevekkül Hz. Peygamber s.a.v.’in hali ve ahlâkıdır. Çalışıp kazanmak Rasulullah s.a.v.’in sünnetidir, peygamberin yolundan gitmek isteyen sünnetini terk etmesin.”
İbn Mesrûk rh.a.:
“Tevekkül, ilahi kaza ve hükümlere itirazsız teslim olmaktır.”
Ebu Bekir Zekkak rh.a.:
“Tevekkül, sadece içinde bulunulan günün geçim derdine düşmek, yarın düşüncesini kalpten silmektir.”
Ebu Ali Dekkâk rh.a.:
“Yüce Allah’ın verdiği rızıktan bir hırs ve tamah göstermeden yemek içmektir.”
Hallac-ı Mansur rh.a.:
“Gerçek tevekkül sahibi olan kimse, bulunduğu beldede kendisinden daha muhtaç biri varken orada bir şey yemez.”

Sebepleri gözetmek
İmam-ı Rabbanî k.s. gerçek tevekkülün aslında sebepleri gözetmek olduğunu şöyle açıklar:
“Peygamberler sebepleri gözetirlerdi. Buna rağmen işlerini Allah’a ısmarlamayı da ihmal etmezlerdi. Nitekim Yakup a.s. göz değmesinden korkarak oğullarına şu nasihatte bulunmuştu:
‘Ey oğullarım! Şehre hepiniz aynı kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin.’ (Yusuf, 67)
Hz. Yakub a.s. burada sebepleri dikkate alırken işini Allah’a ısmarlamaktan da geri kalmamıştır. Nasihatinin devamında şöyle demiştir:
‘Ama Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi sizin üzerinizden savamam. Hüküm ancak Allah’a aittir. Ben yalnız O’na dayandım. Tevekkül edenler yalnız O’na dayansınlar.’ (Yusuf, 67)
Sonunda Allah Tealâ Hz. Yakub a.s.’ın bu marifetini doğru ve güzel bularak onu kendisine nisbet etmiştir:
‘…Şüphesiz o ilim sahibiydi. Çünkü ona biz öğretmiştik.’ (Yusuf, 68)
Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak, Peygamberimiz s.a.v.’e hitap ederken sebeplerin aracılığına işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur:
‘Ey Peygamber! Sana ve sana tabi olanlara Allah yeter.’ (Enfal, 64)
Sebeplerin tesiri konusuna gelince, Allah Tealâ’nın bazen sebeplerle tesir yaratması ve böylece sebeplerin tesir icra etmesi mümkündür. Bunun gibi bazen de tesir yaratmaması ve çaresiz sebeplerin hiçbir tesir göstermemesi de mümkündür. Nitekim biz günlük hayatta ikisine de şahit olmaktayız.
Başvurduğumuz sebepler bazen sonuç verirken bazen vermemektedir. Sebeplerin tesirini kökten inkâr etmek kuru bir inattır. Bu bakımdan sebeplerin etkisini kabul etmek gerekir. Fakat bununla birlikte sebebin tesiri, tıpkı sebebin kendisi gibi Allah’ın yaratmasıyla var olmuştur. Fakirin bu konu hakkındaki görüşü işte bundan ibarettir. Allah en iyi bilendir.
Bu açıklamalardan anlaşıldı ki, sebeplere sarılmak bazı kıt görüşlülerin iddia ettiği gibi tevekküle engel değildir. Hatta sebeplere sarılmanın hakiki tevekkül olduğunu söyleyebiliriz.”

Tevekkülün dereceleri
Ebu Ali Dekkak rh.a. tevekkülün üç derecesi olduğunu söylemiştir:
“Tevekkülün dereceleri sırasıyla tevekkül, teslimiyet ve tefvîzdir. Tevekkül eden kimse, Allah’ın vaadine güvenir. (Rızkını Allah’tan bekler.) Teslimiyet sahibi halini Allah’ın bilmesiyle yetinir. Tefvîz sahibiyse Allah’ın her hükmüne razı olur.”
Tefvîz halinin en güzel örneklerinden biri Hz. İbrahim a.s.’ın ateşe atılırkenki halidir. Hz. İbrahim a.s. ateşe atıldığı zaman, daha havadayken Cebrail a.s. kendisine gelerek,
“Herhangi bir ihtiyacın var mı?” diye sordu. Allah’ın peygamberi,
“Sendense hayır!” dedi. Cebrail a.s.,
“Öyleyse Rabbinden kurtulmayı dile!” deyince, İbrahim a.s.,
“İstememe ne gerek var. O’nun benim halimi bilmesi bana yeter!” diye cevap verdi.
Sebeplere en iyi şekilde sarılanların da, tevekkülü en güzel gözetenlerin de başında peygamberler gelir. Bize düşen de peygamberleri örnek almaktır. Onların çalışmaları, beklentileri, sevinçleri, üzüntüleri hep Allah rızası içindi. Yüce Rabbimiz onların güzel ahlâkını bize sevdirsin.

  Mükerrem METE Kasım 2011 / Semerkand Dergisi  
  Fotoğraf: 2014 OCAK 181. SAYI
 

10 Ocak 2014 Cuma

~ İSLAM KARDEŞLİĞİ ~


Müslümanlar arasında kurulan kardeşlik bağı diğer tüm dünyevi bağların üstündedir.Bu bağ iki tarafa da sorumluluklar yükler bu sorumlulukları hadis ve ayetlerle bize öğütlemiştir Peygamberimiz (asm)... Mümin kardeşini ancak Allah için sever,ziyaret eder ve yine Allah rızası için kardeşini terk edebilir.Hayırlı işlerinde kardeşinin yar ve yardımcısı olur, kötülüklerde ise en büyük engel ve uyarıcısı olur.Kardeşi kötülüğe düştüğü zaman onu yüz üstü bırakıp gitmez,onu günaha teslim etmez, günah ve şeytan ile kardeşinin arasında kalkan olur.Davet ettiğinde icabet eder,selam verdiğinde karşılık verir, üzüntüsüne de sevincine de ortak olur.Dili döndüğünce kardeşine nasihat eder, iyiliği emreder kötülükten sakındırır, ona karşı ayna gibi olur iyiliğini abartmaz eksiğini kırmadan gösterir. Kardeşim deriz karındaştan  öte. Sadece kan bağı değildir bizi birleştiren, bir de kardeşlik bağı vardır. Bu kardeşlik, karındaşlıktan daha ötedir.
Kardeşlik Yaratan'ın bakışıyla sevmektir.
Kardeşlik, yalnızca aynı sevgiyi paylaşmak değildir; sevgiyi onurlandırmaktır. Yağmurun getirdiği rahmet gibi bir birine
rahmet olmaktır.
Kardeş duygular, Peygamber sünnetidir.
Kardeşlik Habîb-i Ekrem'in pırıltısını almak için, göz göze salât ü
selâm getirmektir. On dört asır sonrasına uzanan bir vefâdır kardeşlik, Efendimiz (ASM)’ dan kalan bize.
Kardeşlik "bir” yerine, "bin”ler olmaktır. "İyyâke na'büdü”
derken, yürek safında milyonları kucaklamaktır, asla kaybetmemektir sevgi bağını!.. Ümmet olmak kardeşliğini yaşamaktır, her Fâtiha'da. Fâtiha'ya yazılan kutsî kardeşlikten gayrı düşünmemektir.
Her gün kırk kere bunun sözünü veririz Rabbimize.Susuzluktan
 kavrulan dudaklar su isteyince, susayan kardeşini kendine tercih eden Hâris, İkrime gibi kavruk bir nefesle Allâh'a can sunmaktır. Ortada üç şehit beden, bir de su kalmıştır. Çöle hayat verecek olan, bu bir testi sudur.
Kardeşlik, mâtemlerin civârını mesken seçmektir. Yamalı elbiseyle
gezen Peygamberler Sultanı'nı hatırlayıp dam altlarında, yıkık vîrânelerdeki mahcup edâlı gariplere gönülden sıcacık "Kardeşim!..” diyebilmektir. Gözyaşlarını silmektir, çıplak el ve ayaklarını gönlüne koyup muhabbet ateşiyle ısıtabilmektir.
Bir teselli olmaktır.Dert ortağı arayanların sığınağı olmaktır,
Hazret-i Ali gibi.Hz.Ali Buyuruyorlar ki:
"-Şu iki şeye sevindiğim kadar hiçbir şeye sevinmem. Bir
kardeşimin sıkıntısının benim vesilemle düzelmesi, derdi olan kimsenin gelip benden yardım istemesi..
Fırtınalı denizlerde sığınılacak bir liman olabilmektir.
Kardeşlik, elinde vereceğin bir şeyin kalmasa da gönül alıcı
bir söz söylemektir. Bir tebessümle hüznünü dağıtabilmektir kardeşinin...
Bombalar kucağında, yanarken ocaklar; sofrada her lokmayı sorgulamaktır. Lezzeti bırakıp, karın tokluğuna yaşamaktır.
İnce ruhların süzgeçlerindeki rikkat gibi en kibar cümlelerle
seslenmek, yüreklerini şenlendirmektir "kardeşim” dediğinin.
Kardeşlik; ayağına bassa da kardeşin ayağının altını incitmek
sancısını çekmektir.
 Kardeşinin gafletini körükleyen bir dev aynası değil, hataları
 hayra tebdîl eden bir pusula olabilmektir. Bazen gözden düşen sözler vardır. Kardeşin kardeşe dili uzanmaz, ama olur ya bazen dil, yılan olup soktuğunda, dudaklarından kan aksa da zehri yutup, gülebilmektir.Kardeşin, kardeşe heyecanı vardır. Bir başkadır paylaşmanın tadı. Kullukta kardeşlik, hizmette kardeşlik başkadır.
 Saçına ak düşende, fâniliğin koynuna usulca sokulurken, sonsuza uzanan saâdete ermek için beraber Allah rızasını aramaktır her
 köşede...
Kardeşlik karındaşımdan öte. Ana, baba, özge yârim... Ama
kardeşlik candan ziyâde!..
Allah Rasûlü buyurur ki:
"-Kıyamette kardeşlik candan özge! Herkes telâş içindeyken,
evlât medet umunca ana-babasından, onlar bir o yana, bir bu yana kaçışırlar. O zaman sâlih bir kardeşi, kendi sevaplarını bağışlayıverir kardeşine; ben yandım, sen yanma!” diye... Allah, kendi uğruna fedâ edilen canlara, cennetini gösterir.
 Kardeşim” diyorum, karındaşımdan öte!..
Kardeşim” diyorum kendimi bildiğimden öte...
Kardeşim” diyorum candan özge, candan ziyâde...