29 Kasım 2013 Cuma

~İlahi Feyzi Korumak~


Tasavvuf yolu, kişinin kalbine gelen ilahî feyzi muhafaza etmesi için bir vesiledir.
Yapılan her ibadetin kalbi aydınlatan bir nuru vardır. İbadetler kulun amel defterine sevap olarak yazılır ve kul ahirette mükafat olarak amelinin karşılığını görür.
İbadetlerin sevabı olduğu gibi binlerce fazileti de vardır. Bir ibadet, kulun kalbine Arş-ı Alâ’dan feyz, rahmet ve bereket çeker. İndirilen ilahî feyz gökten inen yağmurun toprağı beslemesi gibi kalbi besler.
Allah Teala’nın kudretiyle yarattığı dünya atmosferindeki hava nasıl bitmez, tükenmez ise, Allah Teala’nın feyz ve inayeti de tükenmez. Hiç kesilmeden yeryüzüne iner. İnen bu feyzi kalbine alıp muhafaza etmek müminin vazifesidir.
Büyükler “Kalbe gelen ilahî feyzi korumak, elde etmekten daha zordur.” buyurmuşlar.
Şeyh Ebu’l Abbas k.s. hazretlerinin beyanına göre kulun feyz-i ilahi’yi elde etmesi, Allah Teala’nın ona bir ikramıdır. Aldığı feyzi muhafaza etmek ise kulun Allah’a karşı vazifesidir. İlahî feyz kalbe muhabbet, imana kuvvet, ibadet ve taate lezzet verir.
İşlenen günahlar kalbin ilahî feyzi almasına engel olduğu gibi, elde edilen rahmetin kaybedilmesine sebep olur. Çok amel yaparak kazanılan manevi güzellikleri bir günah işleyerek kaybetmek akıl kârı değildir. Mühim olan amelin az da olsa devamlı olması ve kalbin günahlardan muhafaza edilmesidir. Tasavvufun temeli de budur. Müminlik ve sofilik sıfatı, kalbi günahlardan muhafaza etmeyi gerektirir.
Sadat-ı Kiram, feyz-i ilahîyi muhafaza etmenin yollarını yaşantıları ile bizlere göstermişlerdir. Sâdat-ı Nakşibendî’nin ulularından Hâce Ubeydulah Ahrar k.s. hazretlerinin hayatından bir örnek verelim.
Büyük zatlardan biri gelip bütün geceyi Ubeydullah Ahrar k.s. hazretlerinin huzurunda geçirdi. Hayret ile gördü ki, iki dizi üzerinde oturan Hace Hazretleri k.s. bütün gece murakabe ile meşgul olup hiç kımıldamadan bu vaziyette kaldılar. Oysa mecliste bulunanlar defalarca kez oturuşlarını bozmuşlardı.
Tasavvuf edep yoludur. Bu yolda sadece kazanmak değil, edebe riayet ederek kazandıklarını muhafaza edebilmek önemlidir. Kazandıklarını nefsin anlık bir isteği için harcamak ahmağın, muhafaza etmek ise akıllının işidir. Hace Ubeydullah Ahrar k.s. hazretleri buyuruyor ki:
" Ben tasavvufu kitaplardan okumakla değil, halka hizmet etmek ve Hakk’a edep göstermekle öğrendim. Herkesi bir yoldan götürürler, beni hizmet yolundan götürdüler. "
Kişinin olmuşluğu, hali ve ahlâkındaki güzellik ile ölçülür. Hazret i Mevlana k.s. Mesnevi'i Şerifte şöyle buyuruyor:
"Oğlum şu misaldeki adam gibi olma! O adam ki minber dibinde vaaz dinleyip ağlar, sokağa çıkınca kaşık alıp oynar. Bu olmuşluk değildir. Minber dibinde kazandığını, sokağa çıkınca kaybetme.”
Yine Hace Ubeydullah Ahrar k.s. şöyle buyurmuştur:
-”Mevlâna Hâmuş hazretlerinden işittim ki şeriat, tarikat ve hakikat her işte mümkündür. Alim ile arifin işi de budur.”
Bu sözü şöyle izah edelim: Mesela kul dilini yalan söylemekten muhafaza ederse şeriata uymuş olur. Ancak dilini muhafaza etse de kalbinden yalan söylemeye meyletmiş olabilir. Kişi kalbinin yalana meyletmesi halinden kurtulursa, bu da tarikattir. Ne dilinde ne de kalbinde yalana yer yoksa, bu da hakikattir. Alimlerin ve ariflerin her meselede ölçüleri bu şekildedir.
Bir niyet dört merhaleden geçer: Meyil, rağbet, irade ve azim. Aynı örnek üzerinden devam edersek; “Yalan mı söylesem?” düşüncesi kalbin bir niyete meyletmesidir. Rağbet, kalbin meyline itibar göstermek, o niyete yönelmektir. İrade ise ya rağbeti karara dönüştürmek ya da iman ve ilim ile rağbet gösterdiği niyeti muhakeme etmektir. “Yalan söyleyerek kandırabilirim ama büyük günahlardan birini işlediğim için kalbime zarar vermiş olurum. Çünkü bu günah kalbime gelen feyz ve rahmeti keser.” Kişinin bu iç hesaplaşmadan sonra “Bu yalanı söylemeyeceğim!” demesi ya da sonucunu bile bile söylemesi ise niyetin azime dönüşmesidir.
Niyetlerimizi her zaman bu usûl üzere kontrol etmemiz lazım ki kalbimize ilahî bir emanet ve ihsan olarak gelen feyzi muhafaza edebilelim.
Mehmet ILDIRAR (Mehmet Yarbay – Ruhuna Fatiha)

14 Kasım 2013 Perşembe

Vefa Nedir , Bilir misin ?

 
Vefa, sözünü yerine getirme, sözünde durma, sevgi, dostluk ve bağlılıkta kararlılık ve dini sorumluluklarını yerine getirme anlamlarına gelir.
"...Allah’a bir kez iman edilir. Bir kez dost olunur. Bir kez aşık olunur ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Sadık ve vefalı mümin, başına her ne gelirse gelsin, hep aşkla “Allah” der. Gerçek iman, gerçek Allah sevgisi, gerçek vefa ve sadakat budur...."
Gerçek vefa, Allah’a verilen sözlere sadık kalmaktır. Örneğin, ‘Ben Allah’ın kuluyum… Ben yalnızca Allah’a kulluk ederim… Dinim İslam’dır” ifadeleri söz verme anlamındadır. Vefalı olmak, bu sözleri fiili olarak da doğrulayarak, sadakatle Allah’ın sınırlarını korumak, kulluk sorumluluğunun bilincinde olmak ve Allah’ı derin bir aşkla sevmektir.
Vefa tam, mükemmel, içten, sağlam ve sarsılmaz kalp bağlılığıdır. Samimi inanan insan vefalıdır, sadıktır. Rabb’inin rızasını kazanma yolundaki engel ve zorlukları aşmak için azimle çaba harcar, yapması gerekenleri titizlikle yerine getirir. Bu anlamda vefa ve sadakat, müminlerin yaşamları süresince ihtiyaç duydukları ve kendilerine Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak olan üstün ahlak özellikleridir. Sevgi, şefkat, merhamet, hamiyet, yiğitlik ve vefa gibi duygular müminlerin silahıdır. Bu duygular, Kur’an ahlakını yaşama yolunda diğer insanların da şevklerini tetikler, coşkularını artırır. 
Kur’an, gerçek iyileri, “ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler” ifadesiyle tarif eder. Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar: “Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Allah’ın tarif ettiği müminler ise doğru sözlü, dürüst, güvenilir, sadık, vefalı ve sorumluluk sahibidirler. Küçük dünyevi çıkarlar ardında koşmazlar.  “Onlar, kendilerine verilen emanete ve verdikleri ahde (harfiyen) riayet edenlerdir. (Mearic Suresi, 32) Bu yüzden, bir ahdi yerine getirme ya da bir emanete en güzel şekilde uyma konusunda güven duyulan insanlardır.
Ahitleşme ve emanet konusu oldukça önemlidir. İnsan, eğer kaldırabiliyorsa ahitleşmeli ve emaneti üstlenme sorumluluğunu almalıdır. Ahdi tutmamanın ve emanete ihanet etmenin önemine Kur’an’da dikkat şöyle çekilir:
 … Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur.
(İsra Suresi, 34)
 Ey iman edenler, Allah’a ve resulüne ihanet etmeyin, bile bile emanetlerinize de ihanet etmeyin. (Enfal Suresi, 27)
Ancak kişinin yapabileceği halde, üşengeçlik ya da başaramama endişesiyle bu sorumluluklardan kaçması da yanılgıdır. Hayırlı bir işi bahanelerle yapmamak da insan üzerinde vebal olur. Allah yolundaki mücadeleden bu geçersiz bahanelerle kaçmak itaatsizliktir. İnsan samimi niyet, çaba ve dua ile sorumluluğunu üstlenmelidir. Sadık ve vefalı olduğunda insan, emrolunduğunu büyük bir teslimiyetle yerine getiren melekler gibi olabilir.
Vefa şeytanı müthiş kızdırır.  “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır.” (İsra Suresi, 53) ifadesiyle dikkat çekildiği gibi müminler, şeytanın planlayıp uygulamaya koyduğu sinsi tuzaklarına düşmemek için birbirlerine hatırlatmalarda ve uyarılarda bulunurlar. Kendi hatalarını düzeltmeye çalışır, mümin kardeşleri bir hata yaptığında bırakıp gitmez, ona destek olur, yardım ederler.
İşte gerçek sevgi de budur. Bir mümin ahirette yalnızca kendi vereceği hesabı düşünmez. O, kardeşlerinin de sonsuz kurtuluşuna vesile olabilmeyi ister. Bu sevgi herhangi bir dünyevi çıkar kaygısı ile bozulmamış sevgidir; Rabb’lerinin müminlerin kalplerinde kıldığı bir nimettir.
Sevgi, Allah rızası için olmalı, insan sevdiğini Allah’ın tecellisi olarak sevmelidir. Bu sevgide şefkat ve koruma hisleri hakim olmalıdır. İnsan sevdiği kişiyi sağlığında da hastayken de sevmeli hatta hastayken ya da yaşlandığında daha fazla sevgi duymalıdır. Sevgi Allah rızası için olmadığında ise bir hastalık ya da bir kaza durumunda kişinin dostları birer birer yaşamından çıkar.
Örneğin önemli bir hastalığa yakalanan kişi, tedavisi için gerekli olan parayı karşılamak amacıyla  önce malını mülkünü satar. Maddi varlığının ardından eşini, dostunu, çevresini ve sağlığında gördüğü sevgi ve saygıyı yitirir. Sevgi, Allah rızası temeli üzerinde değilse kişi sonunda bu vefasızlıkla, bu acı gerçekle karşılaşacaktır. İnsan, Allah’ın hoşnutluğunu asıl amaç haline getirirse, o zaman mutlu olur. Allah ona huzur ve güzellik verir. Aksinde ise canı çok yanar; vefasızlık çok can yakıcıdır. İnsanın, parası, toplumdaki yeri ya da güzelliği için sevilmesi ya da sevmesi oldukça aşağılayıcıdır; sonu ise ürkütücüdür.
İman sahipleri, müminlerin sayılarının azlığını ve her bir mümini Allah’ın seçtiğini düşünerek, O’nun seçtiği kulu beğenmemenin hata olacağını bilirler. Birbirlerini koruyup kollar, her koşulda birbirlerine destek olur, birbirlerinin hatalarını bağışlar, birbirleri için dua ederler. Yüce Allah müminlerin, Allah yolunda “birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak” inkarcı görüş ve felsefelere karşı mücadele ettiklerini bildirir.
Allah, sadakat ve vefa konusunda imtihan eder. Güzel tavırlar sergileyip, güzel söz söylemek önemlidir. Kötü söze ya da kötü davranışa güzellikle karşılık vermek de imtihanın bir parçasıdır. Vefalı insan, hata yaptığında dostunu yalnız bırakmaz, bağışlayıcı olur. Son kez affetme” düşüncesi müminin sözlüğünde olmaz; o, Allah için bağışlar.
Vefalı insan, beklentisi olmayan, çıkar gözetmeyen kimsedir. Müminin özverisi ve vefası; onun, Allah’ı kendi nefsinden, yaşamından ve sahip olduğu maddi manevi herşeyden daha çok sevdiğinin açık göstergesidir. O, Allah’ın sevgisini kazanabilmek için, içinde asla burkuntu olmadan herşeyini yolunda feda edebilir. Canı, malı ve herşeyi ile Rabb’ine teslim olmuştur.
Zorluk zamanlarında insanın aşkı, sadakati ve vefası daha ortaya çıkar. Bediüzzaman’ın da söz ettiği gibi, elmasla kömür burada ayrılır; bu, insanın ateşle imtihanıdır. Ham altın ateşe konulduğunda işe yaramayan, kötü kısım üste çıkar. O kısım atıldığında saf/tertemiz altın kalır. Allah da insanları böyle zorlukla imtihan eder. Ancak imtihanda hep iyi olanlar, hep güzel ahlaklı olanlar kazanır. Kaliteli, aklı başında, yiğit, dürüst, samimi müminler zorluklardan asla etkilenmez, her zaman sadakatlerini devam ettirirler.
Allah’a bir kez iman edilir. Bir kez dost olunur. Bir kez aşık olunur ve bir daha sonsuza kadar asla bırakılmaz. Sadık ve vefalı mümin, başına her ne gelirse gelsin, hep aşkla “Allah” der. Gerçek iman, gerçek Allah sevgisi, gerçek vefa ve sadakat budur.
Bugün, büyüklerine sevgi ve saygı duyan, sadık, vefalı, şefkatli, merhametli, derin düşünen, Allah’tan başka kimseden korkmayan, birisi çirkin bir söz söylediğinde, söyleyeni uyaran, sevdiklerini koruyan insanların sayısının artmasına ihtiyaç vardır.
Allah, az sayıda da olsalar müminleri bulundukları yerden alır, bir araya getirir, onları birlikte kılar ve cennete hazırlar. Müminler arasındaki kardeşlik, derin sevgi, vefa ve muhabbet, cennet halkının özelliklerindendir. Allah’ın dünyadaki tecellileri olan müminlerle beraberse insan, umulur ki Rabb’i onu ahirette de ahdine vefa gösteren müminlerle birlikte kılar.
Peygamberimiz (sav)’in, kulun Allah ile olan ahdi konusundaki duası bizlerin de duası olsun:
“– Allâhım! Ben Sen’in kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve va’dine sadâkat gösteriyorum!” (Buhârî, Deavât, 16)
Fuat Türker