30 Mayıs 2013 Perşembe

Dikenler Arasında Yürür Gibi…

Bir gün Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’e soruldu:

– İnsanların en çok cennete girmesini sağlayan amel hangisidir?
Efendimiz s.a.v. buyurdu:
– Allah Tealâ’ya karşı takvalı olmak ve güzel ahlâk.” (Buharî, Tirmizî, İbn Mâce)
Hem Cenab-ı Mevlâ’nın hem de kulun hakkını bir arada zikretmesi bakımından Efendimiz s.a.v.’in bu sözü çok önemlidir. Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, O’ndan gerektiği gibi sakınmak ve haram helal ölçülerine riayet etmektir. Takva bütün peygamberlerin ümmetlerinden talep edilen çok önemli bir haslettir.
Cenab-ı Mevlâ, müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
“Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size ‘Allah’tan korkun!’ diye emrettik.” (Nisa, 131)
Takvanın aslı, kişinin kendisi ile korktuğu ve sakındığı şey arasında korunacak bir kalkan edinmesidir. Kulun Rabbine karşı takvalı olması, kendisi ile Rabbinin gazabı ve cezası arasında bir set koyma çabasıdır. Bu koruyucu set de Cenab-ı Mevlâ’nın emrettiği şeyleri yapmak, O’na isyan sayılan işlerden uzak durmaktır.
Esasında insan dünyanın geçici, hayatın kısa, ahiret yurdunun ebedi olduğu şuuruna sahip olursa takva sahibi olmak kolaylaşır. Hatta Rabbine samimiyetle yöneldiğinde takva bir hayat tarzına dönüşür, bunun dışında yaşamayı imkansız görmeye başlar. Bu Mevlâmıza karşı ihlâsın bereketi, güzel bir meyvesi ve O’ndan kuluna bahşedilmiş bir hediyedir.
Rabbimiz buyuruyor ki: “Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkun!” (Maide, 96)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr, 18)
Eksiksiz takva hali şunlardan oluşur:
• Farzları yerine getirmek,
• Haram ve şüphelileri terk etmek,
• Mendupları işlemek, yani sünnetlere uymak,
• Mekruhlardan kaçınmak.
İşte bu dört hale uygun bir hayat tarzı takvanın en üst mertebesidir.
Ensar’dan Muaz b. Cebel r.a. şöyle demiştir:
“Kıyamet günü “Müttakiler (takva sahipleri) nerede?” diye ilan edilir. Onlar doğruca Allah’ın himayesine giderler.”
Yanında bulunanlar Muaz b. Cebel r.a.’a;
– Müttakiler kimlerdir, diye sordular. O da,
– Müttakiler, şirkten, putlara tapmaktan sakınmış ve ibadeti ihlâsla sadece Allah Tealâ’ya yapmış olanlardır, dedi.
İbn Abbas r.a. da şöyle buyurmuştur:
“Takva sahipleri, nefsin arzularını terk ederek Allah’ın azabından sakınan ve Allah katından gelenleri tasdik eden, O’nun rahmetini uman kimselerdir.”
Ömer b. Abdülaziz rh.a. de şöyle demiştir:
“Takva gündüzleri oruç tutup geceleri de ibadetle geçirip, bunun dışında kalan durumlarda her şeye karışmak demek değildir. Allah Tealâ’ya karşı gerçek manada takva sahibi olmak demek, Allah’ın haram kıldıklarını terk etmek, farz kıldıklarını yerine getirmektir. Buna ilave olarak Allah Tealâ bir kimseye daha başka hayırlar nasip ederse, o hayır üstüne hayır olur.”
Alim sahabilerden Abdullah ibn Mes’ud r.a.:
“Ey iman edenler! Allah’tan ona yaraşır şekilde korkun.” (Âl-i İmran, 102) ayetini şöyle açıklamıştır:
“Allah’a yaraşır takva, itaat edip isyan etmemek, hep O’nu hatırlamak, şükür üzere olup nankörlük etmemektir.”
Ebu Hüreyre r.a.’a takvanın ne olduğu sorulunca şöyle demiştir:
– Sen hiç dikenli bir yoldan geçtin mi?
Adam:
– Evet, geçtim.
Ebu Hureyre r.a.:
– Peki, oradan geçerken ne yaptın?
Adam:
– Yolda bir diken görünce sakındım ya da yolumu değiştirdim. Ya da üzerinden atladım.
Bu sözler üzerine Ebu Hüreyre r.a. şöyle dedi:
– İşte takva budur.
İbnu’l-Mu’tez rh.a. de, bir şiirinde takvayı Ebu Hüreyre r.a.’ın tarif ettiği gibi anlatmıştır:
“Günahların küçüğünü de, büyüğünü de bırak. Takva budur işte.
Tıpkı dikenli bir arazide yürüyen kişi gibi yap. Yolda gördüğün dikenlerden sakın.
Diken ne kadar ufak olsa da onu küçük görme. Zira yüce dağlar çakıl taşlarından oluşur.”
Büyük sufi Maruf-i Kerhî k.s. hazretleri takva halini korumakla alakalı şunları söylemiştir:
“Eğer güzel bir şekilde takva sahibi olamıyorsan, faiz yemiş olmalısın. Şayet güzel bir şekilde takva sahibi olamıyorsan, yabancı bir kadını görmüş fakat gözünü ondan sakınmamış olmalısın.”
Cenab-ı Mevlâ takvayı kullarına emrettiği gibi, Fahr-i Kainât Efendimiz s.a.v. de ümmetine sürekli takvalı olmayı tavsiye etmiştir. Nitekim hadis kaynaklarında aktarıldığına göre, “Efendimiz s.a.v., birini ordunun başında komutan olarak görevlendirdiği zaman, o kişinin özellikle nefsi hususunda Allah’a karşı takva sahibi olmasını ve yanındaki müslümanlara da hayırla muammele etmesini tavsiye ederdi.” (Müslim)
Büyük sahabi Ebu Zer r.a., Efendimiz s.a.v.’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Kabilenin önde geleninden nasıl utanıyorsan Allah’tan da öyle haya et.” (Bezzar, Taberânî)
Bu duygu, gizli hallerde kişinin Allah’tan sakınmasını sağlayan sebeptir. Çünkü her nerede olursa olsun Allah’ın kendisini gördüğünü, içine ve dışına, gizli ve açık bütün işlerine vâkıf olduğunu iyice bilir. Bu anlayışı yalnız başına kaldığı yerlerde sürekli olarak hatırında tutarsa, bu haslet onun gizli hallerde bile günah işlemesine engel olur.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…

Seyyid Mübarek EROL / Semerkand Dergisi