30 Ekim 2012 Salı

Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah"

 
Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
Dudağına değince "İnşallah!" sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir.
Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın.
Sesini bürüyünce "İnşallah" kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir.
Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın.
Kalbini atınca "İnşallah"ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur.
Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın.
Yüzüne gülünce "İnşallah"ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır.
Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir "İnşallah"...
"Ben benden ötesine teslimim..." diye/bilenin inşirahıdır "İnşallah".
Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir "İnşallah".
Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır "İnşallah"..
Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim..." diye/bilenin meydan okuyuşudur.
Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir.
Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşallah.
Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır "İnşallah"...
İnşallah, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır.
Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran "İnşallah"tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir.
Allah dilerse tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır.
Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, Allah'ın dilediğince, boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur.
Allah'ın dilemesiyle  sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur.
İnşallah, Yusuf'un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur.
O'nun dilemesidir ki Yusuf'u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi.
İnşallah, Yusuf'u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır.
O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf'la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi.
İnşallah, İbrahim'i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir.
O öyle diledi ki İbrahim'in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi.
Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır "İnşallah"...
Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur "İnşallah"...
İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir "İnşallah"...
Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir "İnşallah"....
Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir "İnşallah"...
Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır "İnşallah"...
Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür "İnşallah"....
"Elif"tir İnşallah...
Varlığın alfabesinde dimdik duruştur.
"Lâm"dır İnşallah...
Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır.
"Mim"dir İnşallah...
Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.

Senai DEMİRCİ

...Mutlu Olmaya Reçete...Sabır Şükür Kanaat

 
Mutluluk üzerine yazdığı eserleriyle maruf Ernie J. Zelinski isimli batılı yazar bilge kişilerin çağlar boyunca söylediklerinden yararlanıp bir mutluluk reçetesi oluşturmuş.
Zelinski’nin mutluluk reçetesinde bakın neler var...

* Doyum sağlayacak kadar bir hedef
* Geçinebilecek kadar bir iş
* Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik
* İş ve gündelik hayatı dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl
* Birçok insanı beğenecek, sevecek kadar şefkat
* Kendine değer verecek kadar özsaygı
* Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu
* Zorluklarla yüz yüze gelecek kadar cesaret
* Sorunları çözecek kadar tahammül ve sabır
* İyi bir yarını bekleyecek kadar umut
* Hayatı bütün değerleri ile yaşayacak kadar bir sağlık
* Sahip oldukların için şükran duygusu...
“Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helal demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)

22 Ekim 2012 Pazartesi

Kim Neyi Arıyorsa,O Kişi Odur...

" ALLAH diyeni ALLAH zayi etmez. O'na teslim olan selamet bulur. ALLAH'a güvenen özel yardım görür, yalnız bırakılmaz..." 

Bir insanın boğulduğu su, eni boyu, derinliği ne olursa olsun, onun için bir okyanustur. Hadiselerin de hepsi böyledir. Bir hadisede yaralanan yahut ölen, bir bakıma dünya harbini görmüş olur.
Hadiselerin üzerine çıkabilmek ve onları kendimizden ayrı düşünmek, doğru karar verebilmemizde en mühim esastır. Bunun için başkasının derdine derman bulabiliriz amma kendi derdimize derman olamayız. Bu demektir ki, derdi çarşaf gibi başımıza geçirmişiz ki, etrafımızı göremiyoruz...

Bir şarkı vardır,

Kenarlarda köşelerde

Kadehlerde şişelerde

Ben kalbimden başka yerde

İnan seni bulamadım...

Bütün şarkı ve türkülerden gelen feryatlar iman-ı hakikiyi aramak içindir. Amma hata etmişler, Mevlâ diyecek yerde Leyla demişler.

Mesela birisi şarkıda haykırıyor, "ararım seni her gün derdime yana yana." Onun aradığı bir eş değil, o kalbinin istediğini arıyor. İman arıyor, ibadet arıyor, manevi hayatı arıyor. Her insan kendine göre bir şeyler arar.

Her insanın gönlüne göre aradığı bir şeyler vardır.

Şu kesindir; kim neyi arıyorsa, o adam odur... En güzel arayış Allah'ın rızasını aramaktır.

Asr-ı saadette sahabenin bütünü marziyat-ı ilahiyeyi aramış. Allah neden razı olur?

Allah'ın rızasını arayanlara kimisi derviş der, kimisi deli, kimisi zavallı der, kimisi de değişik gözlerle bakar. Çünkü insanlar iç dünyalarını ihya ederken dışına dikkat etmezler, viran olurlar. Aynı topraklarda dikenler de yeşerir, menekşeler de yeşerir. Kötüler diken gibidir çabuk büyür amma menekşeler rağbet görür, sevilir. Diken, gücüyle ayakta kalamadı, menekşe zayıflığıyla perişan olmadı. Tam tersine vazolara kondu, yakalara takıldı...

Cennet veresiye... Buradaki bir dilim baklava peşin. Onun için bir dilim baklavayı cennete tercih ediyorlar. Yani helaline haramına bakmadan o baklavayı yiyorlar. Dünya zevkleri böyledir.

Müslüman, her anında şunu sorgulayacak: Benim şu anki durumum İslam'a uygun mu? Mesela pilot öndeki göstergelere bir an dikkat etmese, irtifa kaybeder. Yani yükseklikten düşer ve belki de dağa çarpar.

Müslüman, yarına veya düne saplanmayacak, şu anı düşünecek. Zaten dünü düşünen insan keşkelere saplanır, bu da insanı mahveder. Bu sebepten derler ki sırat köprüsü kıldan ince kılıçtan keskin...

Önemli bir husus da şudur: Bu dünyayı cennet edemeyen ahireti hiç edemez... Çünkü İslamiyet, dünyamızı cennet etmek için gönderilmiş bir dindir.

Bir sürü sahte doğrular var, eğri cetvelle doğru çizgi çizilmez. Eğri büğrü İslami anlayışla da cennete gidilmez...


HEKİMOĞLU İSMAİL

11 Ekim 2012 Perşembe

~Eller Duaya Açılınca~

Dua, kulun yaratıcısına yönelmesi, aczini ve çaresizliğini idrak edip sahibine sığınmasıdır. Yegâne kudret sahibinin Âlemlerin Rabbi olduğunun şuuruna vararak halini ve ihtiyaçlarını ona arz etmesidir.
Hz. Peygamber s.a.v.’in ifadesiyle “İbadetin kendisidir.” (Tirmizî; Ebu Davud). Çünkü dua ile kişi, ihtiyaçlarını teminde aczini idrak etmiş, bunu ancak ve ancak her şeye kadir olan Yüce Yaratıcı’nın yerine getireceğinin şuuruna varmış ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır. Nitekim ibadet de bundan başka bir şey değildir ve bu yönüyle “dua, ibadetin ta kendisi ve hatta özüdür.”
İşte bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyuruyor:
“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’tan istenenlerden Allah’ın en çok sevdiği şey kendisinden afiyet istenilmesidir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise dua etmeniz gerekir.” (Tirmizî)

O’nun kudretine sığınmak

Allah katında bu kadar kıymetli, bu kadar önemli olan duadan Yüce Yaratıcımız çok hoşnut olmakta, hatta kendisinden istemeyene gazap etmektedir. Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bu hususu da şöyle açıklıyor:
“Yüce Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenilmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip darlıktan, sıkıntıdan) kurtuluşu beklemektir.” (Tirmizî)
“Yüce Allah, kendisinden istemeyene gazap eder.” (Tirmizî; İbn Mace)
Allah’ın büyüklüğüne ve merhametinin yüceliğine bakınız ki, insanlar kendilerinden istenilmesinden hoşlanmaz iken Allah kendisinden istenilmesinden hoşlanmakta, hatta istenilmediğinde gazap etmektedir. Sanki kullarına vermek ve onları affetmek için vesile aramaktadır. Aynı şekilde insanlar, örneğin bir kişi doksan dokuz iyiliğe karşılık hasbelkader bir kötülük işlese, o bir tek kötülük için doksan dokuz iyiliği silebilmektedirler. Allah ise, doksan dokuz kötülük ve günahı bir tek iyilikle kökünden silmekte ve affetmektedir.

Vermek istemese istemeyi vermezdi

Yüce Allah, kullarının kendisine dua etmelerini, duaya devam etmelerini istediğine ve bundan hoşlandığına göre istediklerini verecek demektir. Yoksa karşılığı olmayan bir şey yapmalarını istemek Allah’ın rahmetine ve hikmetine uygun düşmeyecektir. Bunun için Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de kullarının kendisine dua etmelerini istemekte, istediklerini kabul edeceğini de bildirmektedir:
“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” (Mümin, 60)
“Kullarım sana benden sorarsa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Dua edenin, bana dua ettiği zaman duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler (benim çağrıma uysunlar). Bana inansınlar ki doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara, 186)
Yukarıdaki ayet ve hadislerden duanın mutlaka kabul edileceğini anlıyoruz. Yani kulun Allah’a açılan eli kesinlikle boş dönmeyecektir. Ancak burada anlaşılmakta güçlük çekilen nokta, bu kabul ve icabetin nasıl olacağıdır. Bu hususu anlamak için de Yüce Allah’ın kitabına ve Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerine müracaat etmeniz gerekiyor:
“(Allah) inanan ve iyi işler yapanların dualarını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara daha fazlasını da verir.” (Şura, 26)
“Yeryüzünde masiyet (günah) veya sıla-i rahimi (akrabayla ilişkiyi) koparıcı olmamak şartıyla Allah’tan talepte bulunan bir müslüman yoktur ki, Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahını affetmek suretiyle icabet etmesin.” (Tirmizî)
“Acele etmediği sürece her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: ‘Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.’” (Buharî; Müslim; Tirmizî; Ebu Davud)

Duaya nasıl karşılık verilir?

İşte İslâm bilginlerinin adı geçen ayetler ve hadislerden çıkardıkları sonuca göre kulun duasının kabul olması aşağıdaki sonuçlardan biri ile olmaktadır:
Ya istediğine uygun olarak dünyada görülecek şekilde kabul olur ve istediğine aynen kavuşur,
Ya istediğinden daha iyisi kendisine verilir,
Ya ahirette verilmek üzere ertelenir,
Ya kendisine sevap ve mükâfat takdir edilir,
Ya günahları affedilir,
Ya da Allah katındaki derecesi yükseltilir.
Bunun için de Allah’tan istediğimiz şeyin, akraba ile ilişkiyi kesmek gibi bir masiyet ve günah olmaması, Allah’ın rızasına uygun olması gerekir. Bunun yanında, “Allah duamı kabul etmedi” diyerek duayı bırakmamak lazımdır. Çünkü Allah ve Rasulü dualara mutlaka karşılık verileceğini söylemektedir.
O halde Allah’a yaptığımız duayı, münacatı ve ilticayı hiçbir zaman kesmeyelim. Çünkü Allah kulunun duasını asla ve asla geri çevirmiyor.
Allahım bizleri dua kapısını açtıklarından ve duaya, münacata, ilticaya devam edenlerden eylesin. Âmin.

         Hidayet IŞIK / Semekand Dergisi

4 Ekim 2012 Perşembe

~Kanaat=Zanaat~

İhtiyaçtan fazlasına meyletme ki, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Kanaatten hiç kimse ölmemiş, hırsla da hiç kimse padişah olmamıştır. Her aç, nihayet bir yiyecek bulur. Devlet güneşi, elbette ona da vurur. Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona kâni olduğu için kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu, kanadı bağlanmaz. Kanaatten meydana gelen darlık, takvadandır. Bu, aşağılık kişilerin yokluğundan, darlığından apayrı bir şeydir. Pinti, bir habbe bulsa başını bile verir.

Hâlbuki temiz kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, onu terk edip gider. (...) Bir kanaat, yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır. Harislerin göz testisi dolmaz; sedef, kanaatkâr olmadıkça (içi) inci ile dolmaz. Peygamber, kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi herkes, elde edebilir mi? “Bu kanaat daimî bir hazineden başka bir şey değildir.” Ey gönle gam ve elem veren, artık beyhude sözlere dalma! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki? Kanaatten ancak bir ad öğrendin. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can gör.

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesneviden)

3 Ekim 2012 Çarşamba

Allah'ın Razı Olduğu Evlilik

 "Evliliğin mutluluğa dönüşmesi için,kalplerin uyuşması,anlaşması,kaynaşması gerekir.Kalpsiz mutluluk olmaz.Kalp kalbe karşı olmalı…Kalp kalbe kaybolmalı..Kalpler bir olmalı,iri olmalı,diri olmalı…Ölmüş kalpler taşıyan kalıplar, mutlu olabilir mi?‏
“Eşler birbirlerine hangi noktalarda tâbi olmalıdır?”
İnsanlar hatasız olmazlar.
Sevginin ise gözü kördür.
Sevdiğimizi hatasız kabul ederiz.
Oysa bu kabullenişle ona haksızlık etmiş oluruz.
Çünkü bu kabulleniş, hata yaptığında affetmeyeceğimiz manasını taşır.
Bu ise, ona karşı haksızlıktır.
Öyleyse, sevdiğimizi hatasız kabul etmemeliyiz. Allah’ın affettiği ve affı tavsiye ettiği yerde biz ileri gider, hatasını anladığı ve özür dilediği halde onu mahkûm edersek ona zulmetmiş oluruz. İnsanları affetmesini bilmeliyiz ve affı çok sık uygulamalıyız.
Bilhassa eşler birbirlerini çok sık affetmeliler. Birbirlerinin her hatasını yüzüne vurmamalılar, barış yolunu kapamamalılar. Birbirlerinin takvasını ve Allah korkusunu örnek almalılar ve tabi olmalılar.
Birbirlerinin dine olan bağlılığını, güzel ahlâkını, tatlı huylarını, iç güzelliğini takdir, tasvip ve taklit etmeliler.
Eşler arasındaki gayet esaslı sevgi, şiddetli ilgi ve özgün alâka yalnız dünya hayatının ihtiyacından ileri gelmiyor.
Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatıyla ilgili bir eş değildir.
Kadın kocasının ebedî hayatta dahî eşidir, hayat arkadaşıdır.
Üstad Saîd Nursî’ye göre, kadın mademki ebedî hayatta dahi kocasının hayat arkadaşıdır.
Öyleyse, ebedî arkadaşı ve daimî dostu olan eşinin nazarından başka, başkasının nazarını kendi güzelliklerine celp etmemeli; süresiz hayat arkadaşını darıltmamalı, onu kıskandırmamalıdır.
Madem mü’min olan eşinin, iman sırrına binaen onun ile alâkası yalnız dünya hayatına özgü ve yalnız güzellik vaktine mahsus, geçici bir sevgi değil; ebedî hayatta da devam eden bir hayat arkadaşlığı kurmaya dayalı, esaslı ve ciddî bir muhabbet ve saygıdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik vaktinde değil, ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi ciddî hürmet ve muhabbete ihtiyaç var.
Elbette ona mukabil kadın da, kendi güzelliklerini yalnız eşinin nazarına özgü kılmalı ve sevgisini yalnız beyine bağlamalıdır. Eşinin kusurlarını da asla büyütmemeli, affetmelidir.
Bedîüzzaman’a göre, kadınının dînî bağlılığına bakıp taklit eden ve eşini ebedî hayatta kaybetmemek için haramlardan uzak duran erkek, büyük mutluluk içindedir.
Kocasının dinine olan hürmetine bakıp da, “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvaya giren, Allah korkusunu iliklerine kadar duyarak haramlardan uzak duran kadın da bahtiyardır.
Saliha kadınını ebedî kaybettirecek derecede ahlâksızlıklara giren, dünyayı âhirete tercih eden ve kötülüklerden geri adım atmayan erkek, sadece kendisine yazık eder. Allah korkusu taşıyan ve haramlardan uzak duran kocasını kendisine örnek almayan kadın da kendisine yazık etmiş olur.
Eğer iki eş, karşılıklı olarak birbirlerini güzel ahlâk ve Allah korkusu noktasında, fitneden ve kötülüklerden uzak durması noktasında taklit ederlerse ne mutlu!
Yok; birbirinin fıskını ve sefahetini taklit eder ve birbirini ateşe atarlarsa birbirlerine yazık etmiş olurlar.
Bir ailenin mutluluğu ve huzuru, eşler arasında karşılıklı emniyet, güven, samimî hürmet ve içten sevgi ile devam eder.1
Dipnot:1- Lem’alar, s. 257. / Süleyman Kösmene