20 Eylül 2012 Perşembe

~Haramdan Sakınmak Önce Gelir~

 
Allah Tealâ ayet-i kerimede: “Ey iman edenler! Allah’a ittika edin ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki felaha eresiniz.” (Maide, 35) buyuruyor.
Bu ayet-i celilede ihtimam göstermemiz, dikkatle üzerinde durmamız gereken üç şey var:
Bunlardan birincisi Allah’a ittikadır. Yani Allah’ın cezasından, azabından korkup, haramdan, günahtan, çirk
in işlerden sakınmak; şayet bir günaha düşüldüyse hemen tevbe etmektir. Haram nedir? Allah Tealâ’nın “yapmayın” diye emrettikleridir. İçki içmeyin, gibi. “Yapın” diye emrettiklerini yapmamak da haramdır. Namaz kılmak gibi. Yani haram, yapılması veya yapılmaması kesin olarak yasak olan işlerdir.
Ayet-i celilede dikkat çekilen ikinci husus ise, Allah’a yaklaşmaya vesile aramaktır. Yani sadece, ben iman ettim ve Allah’tan korkarım, demekle yetinmeyip, O’na yaklaşmayı mümkün kılan bütün fırsat, yol, sebep ve vasıtalara tevessül etmek, sıkı sıkıya sarılmaktır.
Üçüncüsü mücahede etmektir ki, nefs , şeytan, insanlar ve dünya hayatından kaynaklanan iç ve dış bütün engel ve zorluklara göğüs germektir. Bir zorlukla karşılaşılsa bile Allah’a kulluktan geri kalmamaktır.
Ayet-i celilenin sonunda da, bunları yapanlara Allah Tealâ felaha ermeyi, yani kurtuluşu, bitmek-tükenmek bilmeyen saadeti vaad ediyor. Ne mutlu bize ki, müslüman olmak nasip olmuş, bunlardan haberdar olmuşuz.
Öyleyse bu büyük nimetin kıymetini bilmeye çalışalım. Habersizler, bir şey bilmeyenler gibi davranmayalım. Allah Tealâ’nın lütfu keremiyle, büyüklerin himmetiyle ittika edelim, Allah’tan korkup haramdan, günahtan uzak duralım.
Dinimizde haram helal bellidir. Öncelik de haramdan sakınmaya aittir. Denilmiştir ki: “Def-i mazarrat celb-i menfaate râcihtir.” Yani zararı, ziyanı olan şeyden korunmak, faydalı olan şeyi elde etmekten önce gelir.
Mesela nafile oruç tutmak faydalıdır, sevaba vesile olur. Fakat gıybet edersen, yalan söylersen, gözünü harama diker, mâlâyani konuşur, boş işlerle uğraşırsan orucunun faziletine zarar verirsin; deftere oruç yazılır ama sevabı kalmaz.
Haramı işlememeye sabretmek büyük bir iştir. Binlerce nafile ibadetten evladır. Mesela gıybet etmemek, nafile oruç tumaktan efdaldir. Bunun için, mazarratı def etmek, yani harama yönelmemek, gıybete girmemek, caddede, çarşıda harama bakarak göz zinası etmemek, namuslu müminin iffetine, namusuna ilişmemek gibi insanın karşısına çıkabilecek bütün günahlara karşı uyanık olmak icap eder.
Maide Suresi’ndeki ayet-i celilede, Allah Tealâ’nın beyan ettiği mübarek kelama göre yasaklanmış olanları terk, yapılması emredilmiş olanları işlemekle aynı sırada olduğundan, önce günahları terk etmedikçe emirleri yapmak fayda vermez. Kemalât artmaz, yerinde sayar. İnsanın o kadar emek harcadığı şeyi bir anda kaybetmesi ne kadar üzücüdür! Böyle bir durumdan Allah’a sığınırız.
Günahları önce tevbe ederek terk ederiz. Bir daha yapmamaya azmederiz. Günaha çağıran nefs ve şeytanlara kulaklarımızı tıkayıp, hayatımızı Allah Tealâ’nın emirlerine göre tanzim ederiz.
Fakat asrımız günahları aşikâr edip yaygınlaştırdı ve günahkâr olmaya sürekli bir teşvik var. Böyle bir ortamda tekrar günaha dönmemek için kâmil bir mürşidin elinden tutup eteğine sarılmak, Allah yolunda mücahede ederken daima onun manevi yardımına sığınmak ve bir daha günahlara dönmeyecek duruma, kemalâta talip olmak gerekir.
Sahabe-i Kiram (Allah onlardan razı olsun), Rasulullah s.a.v.’e biat edip O’nun elinde tevbe ettiler. O’nu mürşit, rehber, peygamber görerek, doğruluğuna, güvenilirliğine inanarak bağlanıp teslim oldular. Allah Rasulü de onları terbiye etti, olgunlaşmalarını, kemale ermelerini sağladı. Öyle ki Allah Rasulü’nün elinde yetişen, terbiye gören en küçük makamdaki Vahşi r.a., Gavs Geylanî k.s. Hazretleri’nden üstün oldu. Çünkü öğreticisi, eğiticisi Hz. Peygamber idi.
Asr-ı Saadet’ten sonra da terbiye edicilere hep ihtiyaç oldu. Bu işİ Allah Rasulü’nün manevi mirasçısı kâmil mürşitler yaptılar. Haramlardan sakınıp Allah’a yakınlaşmaya büyük vesile oldular.
Allah’ın yasaklarından sakınmak, vesileye sarılıp mücahede etmekle inşallah felaha ereceğiz.
Bırakalım şeytanların sofrasındaki acı ikram kendilerinin olsun.
Mehmet ILDIRAR (Ruhuna Fatiha)

16 Eylül 2012 Pazar

Efendim...(sav)

İnnellezîne yu’zûnallâhe ve resûlehu leanehumullâhu fîd dunyâ vel âhıreti ve eadde lehum azâben muhînâ(muhînen).
"Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır." 

                                                                                            (Ahzab 57)
 

7 Eylül 2012 Cuma

İmtihanlar diyarında dua ve sabırla yürümek...


 
Dünya…
Türlü çilelerle insan neslinin sınandığı en zorlu mekan…
Belki de ona imtihanlar diyarı demeliyim. Çünkü burada yaşanan musibet ve belalar, muson yağmurları kadar etkili olur. Bazen öyle yağar ki etraf sele döner; hem de her önüne geleni götürecek kadar azgın bir sele…
Dedik ya; burası imtihanlar diyarı. Herkes farklı şekillerde imtihan oluyor. Her âdemin farklı çilesi var bu diyarda. Kimi açlık, kimi korku, kimi malı veya canıyla imtihan ediliyor. Rabbimiz bu gerçeği; “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz”[1] diye teyit etmektedir.
Hele hele mü’min iseniz, yani inanıyorsanız bu musibetler size öz anneden kardeş gibidirler. Yanınızdan asla ayrılmaz, sizinle uyur sizinle uyanırlar. Çünkü mü’min olmak, diğer bir ifadeyle cennete talip olmak türlü sıkıntı ve çileyi peşinen kabullenmek anlamına gelir. Çünkü Allah müminlerin, canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almış[2] ve buyurmuştur ki; “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar”[3]
O nedenle Müslüman çile adamıdır. An gelir ezilir an gelir üzülür, fakat asla ümitsizliğe kapılmaz, asla yılgınlık göstermez, mücadelecilik ruhundan asla ödün vermez.
Peki musibet ve bela yağmurlarının oluşturduğu o büyük sel baskınından korunmak mümkün değil mi?
Elbette mümkün…
Yanınızda her ihtimale karşı bir adet sabır simidiyle bir parça dua kemendi bulunduruyorsanız telaşlanıp korkmayın, zira kurtuldunuz demektir. Sevgili Peygamberimiz öyle buyuruyor: “Sabır ile dua müminin en güzel silahıdır.”[4] “Ya Allah!” deyip tutunun sabrın kollarına, ardından fırlatın dua kemendini selamet ikliminin kıyısına, sonra yönelin Cenab-ı Zülcelal’e bütün içtenliğinizle. Bakın nasıl da yeniden doğmuş gibi ferahlayacaksınız. İç dünyanızda nasıl da bayram şarkıları yankılanacak.
Bırakın musibetler başınızdan aşağı doğru yağmaya devam etsin. Bırakın âlem, ateş topu olup peşinize takılsın. Hiçbiri sizi eskisi gibi etkileyemez! Ateşin zarar veremediği İbrahim Peygamber kadar güvendesiniz artık. Çünkü siz Sabûr olan Hak Teâla’ya güvenip sabrettiniz, O’na yönelip yalvardınız. “Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.”[5] “O sabredenleri sever.”[6]
Eğer yanınızda sabır simidiyle dua kemendi taşıma gibi bir alışkanlığınız yoksa ve Hakk’a olan güveniniz pamuk ipliğine bağlıysa, o zaman akıntının savurduğu yöne doğru sürüklenmeye hazır olun.
Siz sürüklenirken iç dünyanızda anaforlar oluşur; tıpkı okyanuslardaki gibi, büyük ve ölümcül… Boğuluyorum zannedersiniz kendinizi. Ruhunuz daralır, benziniz solar, bakışlarınız sabitleşir. Artık maneviyat ikliminize, şimdilerin bunalım dediği ruh hali çöreklenmiştir. Bitkin dudaklarınızdan son bir gayretle imdat çığlıkları yükselir: “Kurtarın n’olur!..”
Allâh-u Teâla’dan başka kurtarıcınız var mıdır ki sizi kurtarsın?
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al.”[7]
Kürşat Salih Yaman

6 Eylül 2012 Perşembe

~Deryadan İnciler~

*Sâdât-ı kiramın önde gelenlerinden İmam Cafer-i Sadık k.s. şöyle der:
*Namaz takva sahiplerinin yakınlık sebebidir.
*Hac ise tüm zayıf, güçsüz olanların cihadıdır.
*Bedenin zekâtı oruçtur.
*Amel etmeksizin dua eden kimse yaysız ok atan kimse gibidir.
*Rızkınızın size ulaşmasını sadakatle isteyin.
*Mallarınızı zekâtla koruyunuz.
*İktisat eden, tutumlu davranan fakir düşmez.
*Tedbir geçimin yarısıdır.
*Kim anne ve babasını üzerse itaat etmemiş sayılır.
*Her kim musibet anında ellerini dizlerine vurur dövünürse, kazandığı ecri boşa çıkar, kaybolur.
*Hiç şüphesiz Allah Tealâ musibet miktarınca sabır indirir.
*Rızkı da geçimi sağlayacak derecede verir.
*Her kim maişetini ölçülü şekilde sağlar, israfa kaçmazsa Allah o kimseye rızıklar ihsan eder.
*Her kim de saçıp savurur, israf ederse Allah ona rızkını daraltır, onu mahrum eder.
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ / Semerkand Dergisi

5 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Baba Olarak Kimi Örnek Aldım?

 
Bir baba olarak, çocuklarımla ilişkimde onları hiçbir zaman ve hiçbir meselede "plastik bebek" olarak görmedim. "Siz bir kenarda durun, bir şeye karışmayın!" demedim.
Tam tersine, kızımı da oğlumu da hayatın içine çekmeye çalıştım. Amacım, adam yerine konduklarını hissettirmekti...

Dikkatimi çekiyordu çünkü... Bakıyordum, kızım veya oğlum en çok neye seviniyor, en çok ne zaman memnun oluyor? Ve anlardım ki çocuklarım, adam yerine konulduğunda çok seviniyor.

Mesela kendi mesleğimden örnek vereyim. Gazeteci-yazar bir babaydım. Evin her tarafı kitaplarla doluydu. Bazen hanım kızardı, "Efendi, bunca kitabı nereye koyacağız? Üstelik tozlanıyor da!" "Aman hanım" derdim, "kitaplarıma laf etme; sigara getirsem daha mı iyi..." Tabii çocuklarım da kitapların, dergilerin içinde büyüdü. Yazdığım makaleleri ve kitapları evvela çocuklarıma okutur, onların fikrini alırdım. Bir roman yazmaya başlamıştım, yirmi sayfa kadar olunca... Kızım Ayşenur'a verdim. O zaman belki on iki yaşlarındaydı. "Evladım, kitabı oku, fikrini söyle." dedim. Kızım yazdıklarımı okudu bitirdi. Yanına gittim, çok dikkatli bir şekilde yüzüne bakarak, "Nasıl, beğendin mi?" diye sordum. Yüzünü ekşitti, burnunu kıvırdı. Hemen o anda kızımın gözleri önünde yazdıklarımı yırtıp attım. Tabii şaşırdı, "Baba neden yırttın?" dedi. "Çünkü sen beğenmedin." dedim. Kızım anladı ki, onun ne düşündüğü benim için çok önemli...

Böyle müşterek çalışmalarda çocuk kalben rahatlar.

Bir yayınevi, hadis ansiklopedisi hazırlamamı istedi. Eve geldim, çocuklarıma dedim ki, "Bu ansiklopediyi birlikte hazırlayalım..." Çocuklar, "Tabii!" dedi. O sırada yanımızda bir ahbabımız vardı. "Çocuklar bu işi beceremez!" dedi. Kızımın yüzü asıldı; "Ben yapamam baba!" dedi. "Kızım" dedim, "bu işi sen yapabilirsin! Ben buna inanıyorum." Aslında benim asıl amacım, çocuklarımla vakit geçirmek, onların bana yardım edebildiğini göstermekti. Allah'a şükür ansiklopedi işini tamamladık. Çocuklarıma teşekkür ettim ve o zamanın parasıyla ödeme de yaptım. Bu para, bana verilen ücretin tamamıydı...

Aynı şekilde çocuklarımın dersleriyle de yakından ilgilendim. Mesela oğlumun kimya dersiyle arası iyi değildi. Yakın bir arkadaşımın lise son sınıfa giden oğluyla görüştüm. "Eve gel, oğluma kimya dersi ver. İstediğin ücreti sana ödeyeyim." dedim. Daha ikinci derste oğlum dedi ki: "Baba bu çok basit bir dersmiş!" Bir ders yüzünden belki tahsil yapmaktan soğuyabilirdi. Allah'a şükür böylece tedbir almış olduk.

Herkes evliya değildir amma Peygamberimiz'in hayatını anlatan kitaplar her yerde satılıyor. O'nun (sas) aile hayatı, eşleriyle, çocuklarıyla nasıl geçindiği okunur öğrenilirse kesin olarak inanıyorum ki aile hayatımıza yeni bir pencere açılır...

Futbol maçında hakem oyunu yönetir. Faul, penaltı, taç... Peygamber de hayatımızın hakemi olmalı. Yeryüzü sahasında herkes kendi rolünü oynarken Peygamberimiz hayatıyla bize hakemlik ediyor... Siyer okumak ve hayata tatbik etmek mutlu bir aile olmak için yeterli bir reçetedir...

Hekimoğlu İsmail