28 Aralık 2012 Cuma

~MÜSLÜMAN VE NOEL~


Hak din islam,Müslümanca yaşabilmek erdem...
~MÜSLÜMAN VE NOEL~
-Yılbaşı milattır. Hristiyan inancına göre Hz. İsa'nın doğumudur.
Fakat niçin akıllara Hz. İsa gelmez de Noel baba gelir ?
Noel nedir ?
Kimdir bu Noel baba?
Yılbaşı ile Noel aynı şey midir ?
Müslüman toplumlarda yılbaşı ve Noel kutlamaları nasıl ve neden bu kadar yayginlik kazanmıştır ?
Müslümanların bu konuda nasıl bir tutum içinde olmaları gerekir ?
 Noel kelimesi..
-Kelimenin kökeni konusunda kesin bir bilgi olmamakla birlikte bazı dil bilimcilere göre noel anlamında kullanılan Christmas' kelimesi Mesih ayini anlamındadır.
Bu kelime Noel'de Mesih'in doğum gün için yapılan ayin ve kutlamayı ifade etmektedir.
 -Noel Baba kimdir?
 Hristiyan kültürüne çok sonraları eski putperest kültüründen gelen bu mitoloji kahramanı Noel baba zamanla hristiyanlaştırılmıştır.
Sevimli görünüşü ve hediye dağıtmasından dolayı çocukların çok sevdiği bir karakter olan Noel baba,Artık Müslüman ülkelerde de yılbaşı yaklaşırken alışveriş merkezlerinde karşımıza çıkmaktadır.
 -Antropologlara göre Noel kutlamaları Hristiyan inancına sonradan katilan bir bidattir.
 -Yılbaşında süslenmek için kullanılan Çam ağacının üç köşesi Hristiyanlığın teslis(üçleme) inancını temsil ediyor.
 Noel bugün nüfusunun %60'ından fazlası tanrıya inanmayan İngiltere,Fransa gibi ülkelerde bile coşkuyla kutlanmaktadır.
 -Yılbaşı ile Noel aynı şey midir ?
Hristiyanlara göre Hz. İsa'nın doğumu 25 Aralıktır.Ancak, 31 Aralık'ı 1 Ocak'a bağlıyan gece yapılan yeniyıl kutlamaları Noel şenliklerine özenilerek edinilmiş bir alışkanlıktır.
 Bu durumuyla yılbaşı ve Noel temelde birbirinden farklı olmakla birlikte, adet ve gelenekler açısından karışmış vaziyettedir.Müslümanlar açısından meselenin problemli noktası burasıdır.
 -Türkiye'de daha yakın zamana kadar çok fazla itibar görmeyen yılbaşı kutlamaları popülerliğini televizyon ile kazandı.
 Özellikle kendilerine sosyete denilen bir kesim, televizyonun oluşturduğu bu şaşalı havaya uyarak kurulan yılbaşı haftasını 25 Aralık'ta kutlamaya başlamaktadır.
 Nefsine hoş gelen her şeyin peşinden koşmaya alışmış olan şuursuz veya kendilerini şuurlu zannettikleri halde nefislerinin esaretlerinden kurtulamayan gafletteki Müslümanlar ise karnavala dönüştürülmek istenen bu kutlamalara 31 Aralık günü katılıyor.
31 Aralık'ta doruk noktalasına ulaşan hazırlıklar resmî ve özel televizyon kanallarının sunduğu ucube programlarda şehvet ve arzularının esirleri olan insanlarda haya duygusunun nasılda yok olduğunu görebilmek mümkündür.
 İşte kendini bu çarkın içerisine bırakmış insanımız da o akşam için hazırkladığı kuruyemiş, meyve ve en önemlisi belki sene içerisinde hiç akla gelmediği halde o gün satın aldığı hindi ve yaş pastasıyla kendilerince masumane hazırlıklar yaparlar.Kimide bu hazırlıklara çam ağacını ekler.
Ayrıca içki müptelası olmuş kimseler için 31 Aralık tarihi eşi bulunmaz bir gecedir. Çünkü yıl başı geceleri içki satışının ve kullanımının had safhaya yükseldiği bu gecede devlet sarhoş vatandaşlarına yardımcı olmak için seferber olmaktadır.
 -Yılbaşı kutlamaları adı altında masum gibi gösterilen eğlencelerle dinlerinden ve geleneklerinden uzaklaştırılan gençler adım adım Hristiyanlığa yöneltilmektedir.
 -Peygamberimiz (s.a.v) değişik vesilelerle müşriklere, yahudilere ve hristiyanlara benzememek konusunda müslümanları uyarmış, onların adet, gelenek ve göreneklerini taklit etmelerini yasaklamıştır.
 Onları emrine girmeyi, onları dost edinmeyi, Onlardan biri olmak olarak tanımlamıştır.
 Efendimiz (s.a.v) : 'Kim bir kavme benzerse, o onlardandır.' (Ebu Davud) buyurarak davranışlarımızda, hal ve hareketlerimizde, yahudi ve hristiyanlara benzememizi yasaklamıştır.
 Müşrik bir toplumdan kalan bu geleneğe masumane de olsa bir nebze uymak imanlarımıza ne kadar zarar verebileceğini vicdanlarımıza havale ederek sormak lazım.
 -Gayrimüslimlerce değer verilen miladi yılbaşı gecesini çamlarla, hindilerle,içkilerle(ki zaten haramdır) veya aile toplantılarıyla kutlamak ya da bu maksatla televizyonlardaki sözüm ona kutlama programlarını seyretmek ya da bu yapılanları kabul ve tasvip ederek müslüman kardeşleriyle yeni yıl kutlamalarında bulunmak, hediyeleşmek dini ölçülerimize göre son derece tehlikelidir.
 -Ayrıca yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında oluk oluk Müslüman kanı akarken, bu cinayeti de Yahudi ve Hristiyanlar işlerken Müslümanların bu kan ve gözyaşlarına aldırmadan kendisine düşmanlık edenlerle birlikte eğlenceye dalmaları din ve iman duygularıyla bağdaşmaz.
 -Gayrimüslimlerin bayramlarına sevinmek, onların kutsal saydığı günleri kutlamak, onların adetlerine uymak, onlara benzemek kesinlikle caiz değildir.
 -Rahip Samuel Zwemmer şöyle diyor:
 Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım başka yollar başka çağreler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara önce hristiyan adetlerini , Hristiyan bayramlarını, Hristiyan kültürünü, Hristiyan ahlakını aşılayalım''
 - ''Allah'u Teala'u Teala'a ve peygamberlerine kim isyan ederse ona, içinde ebedi kalınacak cehennem ateşi vardır.'' (Cin Suresi 23. Ayet)
Rasulullah (s.a.v) buyuruyor:
 'Kim bir iman yoluna çağırırsa kendisine uyanların sevabı kadar, onların sevabından hiçbir şey eksiltmeksizin sevap alır. Kim de bir sapkınlık yoluna davet ederse, sapanların günahı gibi, onların günahları eksilmeksizin günah alır.'' (Buhari)
 ''Rabbimiz Allah'u Teala'u Tealatır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara;(evet) onlara (kıyamet gününde) hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyecekleridir.(Çünkü) onlar, cennet ehlidirler.Yapmakta oldukları (güzel amel ve hareketlere) mükafat olmak üzere, orada ebedi kalacaklardır.'' (Ahkaf Suresi 13-14. Ayetler)
 Evet,arzedilen bütün bu ayet-i kerime, hadis-i şerif ve fetvalar; Gayr-i müslimlerin Noel ve yılbaşı bayramlarını kutlamak için onlardan kat kat fazla aşırılıklarla hazırlanan adeta yarışa giren günümüz Müslümanlarının kulaklarını çınlatmalıdır, kulaklarına küpe olmalıdır.Allah'u Teala'u Teala Teala hidayet versin.Amin.
 Allah'u Teala'u Teala bütün Müslümanlara hakkı batıldan ayırma bilinci versin.Amin...

22 Kasım 2012 Perşembe

~Mürşid Terbiyesine Girmedeki Gaye~

 
İmam Rabbânî (k.s) (1034/1625), bir mürşid terbiyesine girmenin hedefini kısaca şöyle belirtmiştir:
“Bir mürşid terbiyesine girmekten maksat; hakiki imana ulaşıp, ilâhî emir ve hükümleri muhabbetle uygulamaktır.”
“Fenâ ve bekâ hallerinin elde edilmesinden asıl gâye “yakîn” hâlinin hâsıl olmasıdır. Bundan başka bir şey düşünmek (Mesela, ALLAH’ın kendisine hulûl edip bedenine girdiğini yahut kendisinin ALLAH’ın zatında kaybolduğunu, veyâ ibadetlerin kendisinden düştüğü bir makama ulaştığını söylemek) dinden çıkmaktır.”
“Asıl maksat, aşk ve muhabbet değil, kulluktur. Aşk, cezbe ve muhabbet güzel kulluk içindir. Velayet mertebelerinin en sonu kulluk makamıdır. Ondan daha üstün bir makâm yoktur.”
“Tarikat ve hakikat menzillerini aşıp geçmekten maksat, rızâ makâmı için gerekli olan ihlasın elde edilmesidir, başka şey değildir!”
Büyük veli Ebû Talib el-Mekkî (k.s) demiştir ki:
“Kalbinde ALLAH’tan başka bir muradın kalmaması için cehd ve gayret et. Bu murat sende gerçekleşince işin tamamdır. İsterse kerâmet ve harikalardan, manevî hâl ve tecellilerden sana bir şey verilmesin.”
ARİFLER YOLUNUN EDEBLERİ

9 Kasım 2012 Cuma

~Sinemizde ki Başına Buyruk Sultan~

 KALP
Kalp,sinemizde ki başına buyruk sultan.
Sev dersin sevmez,sevme dersin sever.
İncinme dersin aldırmaz,
hem cismin,hem canın kervancı başı O….
Onsuz ne beden beden olur, ne can can.ve insan, suretiyle değil siretiyle insan.
Akıl onun kapıcısı. Aklımla hareket ediyorum derler ya hani;yalan
ah neler çekeriz elinden, kâh kupkuru oluruz ,bi damla yaş çıkmaz kimimizin gözünden. “öyleki taşlar gibi,hatta taşlardan daha katı oldu kalpleriniz. Taştan su çıkar da……”der Yaradan…
Kâh dergahın kapısına “ah minel aşk….” Yazar dervişler ; aşksızlar   olamaz babından. 
 Kâh
“Hep kevnü mekan aşık ya Rab bu ne halettir.Ayyuka çıkar feryad güya ki kıyamettir” dedirir esrar dedeye.
Kâh
Hak bir gönül verdi banaHa demeden hayran olurBir dem gelir şadi olurBir dem gelir giryan olurBir dem döner Cebrail'eRahmet saçar her mahfileBir dem döner İblis'leyinBu halk ile düşman olurDer yunusun ağzından.
"Vücutta bir et parçası var ki, o düzelirse vücut da düzelir. O bozulursa vücut da bozulur. Dikkat edin o kalptir." Der Allahın Habibi,
“kalbine danış”diye öğretir iyiliği.
Demekki müstakim olmak kalple…
beyinle değil nefsim, bunu iyi belle… .
Ve “ey kalpleri çeviren Allahım kalbimi dinin üzere sabit kıl”diye yalvarır habibi Ekrem,
kendisinin müstakim olduğu ayetle sabitken...
Belli ki yalvarışı, bizim dilimizden, ümmetine şefkatinden.
Allahım bizi ayırma Rasulünün izinden. Amin.
İktibas

5 Kasım 2012 Pazartesi

Üstaddan...

"Dedim;Ağız Tadı, Bal ile Olmaz,Bana  Sultan Gerektir...Dedi Hal iledir Kal ile Olmaz! Seven, Sevdigine;Kurban Gerektir!"     Hz.Mevlana (ks)

~Her kahve aynı tadı taşımaz...~


Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan ona gore degişir
*Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken kahvenin tadı kederlidir... Kahve telvesine yüreginin acısı karışır.
*Bir pazar öğle sonrası annenin "hadi bir kahve yap da içelim" dediği kahve huzurludur... Köpükler annenin göz bebeklerine yansır... Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir...
*Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudan çıkma cabasıdır... Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın ... çıktığın an uyuyakalırsın... ferahlıktır!!!
*Dostlarla içilen kahve neşedir... Kahkahalar köpüklerin üzerinde yüzer...
*Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır...Acıdır tadı... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...
*Baban için yaptığın kahve sevgi doludur... çay bardağında, az şekerli...Kahve gibi görünmez sana... Ama sıcaktır dumanı tüter ve kokusu büyülüdür...
*Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve baskadır... Isıtır insanın...içini...
*Yorgun olduğunda içtigin kahve hafifletir seni... Kendine getirir, unutturur günün ağırlığını...
*Kahve aynı kahvedir belki... köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynı kahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlari degişir...Her kahve aynı değildir bu yüzden...
*Ben de sizleri sevgiyle pişirilen bir kahve içmeye davet ediyorum. Akşam, öğle öncesi, sonrası ya da gece kahvesi. ne zaman isterseniz.
*Dostlukla yudumlayacağımız bir kahve molası vermeye ne dersiniz ?
Sizin kahveniz nasıl olsun ?

2 Kasım 2012 Cuma

~Müminin Mihengi Dürüstlük~


İslâm, insanı insanca yaşatmak için gönderilen ilahi bir dindir. Bu gayeye ulaşmak için birtakım kurallar koymuştur. Bu

 kurallar evrenseldir. Her devirde ve her yerde insanların muhtaç oldukları ilkelerden meydana gelmektedir. Bu evrensel ahlâkî prensiplerden biri de sıdk, yani dürüstlük ve güvenilir olmaktır.

İslâm ahlâkında doğruluk ve dürüstlük, insan onurunun ve sağlıklı bir toplum yapısının vazgeçilmez şartlarından biri olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla dürüstlük, gerek fert gerekse toplum için zorunlu olan ahlâkî niteliklerin tamamını kendinde toplar.

Dürüstlük, müminin en önemli ve en belirgin özelliğidir. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan her mümin dürüst olmak zorundadır. Zaten “mümin” kelimesinin içinde bu mana mevcuttur. Dolayısıyla kendisine güvenilmeyen ve dürüst olmayan bir mümin düşünülemez. Zira bu kelimenin bir anlamı da “güven veren”dir. Güvenilmezlik ise münafıkların özelliğidir.

Dürüst kişi; doğru ve özü sözü bir olur, olanı olduğu gibi yansıtır, gerçeği saklamaz, bildiğinden, inandığından ve olduğundan başka türlü görünmez veya göstermez. Dürüst olmak, samimi olmaktır.

Kur’an-ı Kerim’de “sıdk” kelimesinin yanında “hak”, “istikamet”, “birr”, “hidayet” gibi kelimeler de doğruluk ve dürüstlük anlamında kullanılmıştır.

Dürüstlük ve doğruluğun en yalın şekli doğru sözlü olmaktır. Hz. Peygamber s.a.v., doğru sözlülüğün önemini vurgularken, yalan konuşmaktan da sakınmayı özenle dile getirmiştir: “Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler. Söz verdiğinde sözünde durmaz. Kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.” (Buharî, Edeb, 120; Müslim, İman, 107).

Kalp de kalıp da doğru olmalı

İslâmiyet’te hem kalbin hem de kalıbın doğruluğu istenmektedir. Kalbi doğru olan kimsenin dili de doğru olur. Zira dil, kalbin tercümanıdır, kalpteki güzellik dile yansır.

Efendimiz s.a.v. buyurmuştur: “Dikkat edin! İnsan bedeninde bir et parçası vardır, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o et parçası kalptir!” (Buharî, İman, 39; Müslim, Müsâkât, 20)

Doğruluk konusunda kalpten sonra dilin doğruluğu gelir. Nitekim Efendimiz s.a.v. dosdoğru olmayı emir buyurduktan sonra öğüt isteyen sahabeye dilini korumasını tavsiye etmiştir. Yine buyurmuştur:

“Bir kişinin kalbi dosdoğru olmadıkça imanı dosdoğru hale gelmez. Kişinin dili dosdoğru olmadıkça da kalbi dosdoğru hale gelmez.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/198; Heysemî, ez-Zevâid, 165)

Dürüstlük ilahi bir emir

Cenab-ı Hak, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 112) buyurmaktadır. Hz. Peygamber de s.a.v, “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” buyurmuştur. Ayrıca kâmil mümini tarif ederken şöyle buyurmuştur: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer müslümanların emin olduğu, zarar görmediği kimsedir.”

Ayetin devamında Allah Tealâ işlediklerimizi görüp gözetlediğini belirtmekte ve zulme sapmaktan sakındırmaktadır. Yine doğruluk ve dürüstlükten saptığımız takdirde cehennem ateşine gireceğimizi ve o vakit bizim için ne bir dost ne de bir yardımcı bulunmayacağını bildirmektedir.

Rehber ve örnek olarak gönderilen Hz. Peygamber s.a.v., bir doğruluk ve dürüstlük timsali idi. Bir başka deyişle, O, olduğu gibi göründü, göründüğü gibi oldu. Onun söyledikleri ile yaptıkları arasında bir farklılık yoktu. Hayatı boyunca insanları doğruya ve doğruluğa, dürüstlük ve samimiyete sevk etmeye gayret gösterdi.

Sahabeden Süfyan es-Sekafî r.a. kendisine gelerek, “Ey Allah’ın Rasulü! İslâmiyet hakkında bana bir öğüt ver ki, sizden sonra artık kimseden bir şey sormaya ihtiyacım kalmasın..” dedi. Bunun üzerine Efendimiz s.a.v., “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol.” buyurdu. Görülüyor ki Efendimiz s.a.v. doğruluk ve dürüstlüğü Allah’a imandan sonra dile getirmiş ve doğrulukla Allah’a iman arasında bağlantı olduğunu belirtmiştir.

Dosdoğru yol

Fatiha suresinin 6. ayetinde “Bizi dosdoğru yola ilet!” diye ifade edilen yol, en geniş anlamıyla Kur’an’ın çizdiği yol ve bu doğrultuda yaşayan peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salih kimselerin yoludur.

Doğru ve dürüst olabilmek için içi ve dışı ile doğru olanlarla beraber olmak gerekir. Nitekim Cenab-ı Hak bu hasleti kazanabilmemiz için bize yol göstermektedir: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla/sadıklarla beraber olun.” (Tevbe, 119). Dünya hayatında doğrularla beraber olmak ebedi cenneti kazandırır, cennette de onlarla beraber olmayı sağlar.

Asr-ı Saadet’te yaşanan şu olay, dürüstlüğün Allah katındaki kıymetini göstermektedir:

Uhud Savaşı sonrası bir haber almak için Medine’nin dışına çıkan kadınlar arasında Hz. Aişe r.anha da vardır. Harre mevkiinde yine sahabi bir hanım olan Hind bint Amr’a rastlarlar. Hind, savaşta şehit düşmüş kocası Amr b. Cemuh, oğlu Hallâd ve kardeşi Abdullah’ın naaşlarını bir deveye yüklemiş getirmektedir. Fakat bir süre sonra deve çöker, Medine tarafına devam etmez. Uhud’a çevrildiğinde ise koşarak gider. Hind, Efendimiz s.a.v.’in yanına gider ve sorar: Efendimiz s.a.v.;

– Deve memurdur, Amr’ın herhangi bir vasiyeti var mıydı, diye sordu. Hind r. anha:

– Amr, Uhud’a gideceği zaman kıbleye dönmüş;     “Allahım, bana şehitlik nasip et! Beni (şehitlikten) mahrum bir halde ev halkıma döndürme!” diye dua etmişti, dedi. Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. buyurur:

– İşte bunun içindir ki deve yürümüyor. Ey Ensar topluluğu! Sizden her kim Allah’a yemin etmişse ona sadık kalsın. Ey Hind! Kocan Amr sadıklardandır, şehit edildiği andan itibaren melekler kanatlarıyla üzerine gölgelik yaptılar ve nereye defnedilecek diye bakıp durdular. Ey Hind! Cennette Amr bin Cemuh da, oğlun Hallâd da, kardeşin Abdullah da bir araya gelecek ve arkadaş olacaklar.” (Kâdî İyâz, eş-Şifa bi-Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ, 2/18; eş-Şâmî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 4/228)

Yine Allah Rasulü s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Doğruluktan ayrılmayınız! Doğruluk insanı Allah’ı razı edecek iyiliğe götürür. İyilik de insanı cennete götürür. Kişi doğru söyler ve doğruyu ararsa Allah katında doğru olanlardan yazılır. Yalandan sakınınız! Yalan insanı günaha, o da cehenneme götürür. Kişi yalan söyler ve yalana devam ederse, sonunda Allah katında yalancılardan yazılır” (Buharî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 102-103)

Sözü Efendimiz s.a.v.’in bir vasiyeti ile bitirelim. Efendimiz buyurur:

– Siz şu altı hususta bana söz verin, ben de sizin cennete gireceğinize kefil olayım.

Sahabiler, “Onlar nelerdir?” diye sorunca, Efendimiz s.a.v. şöyle buyurur:

1. Sizden biri konuştuğunda yalan söylemesin.
2. Söz verdiği zaman yerine getirsin.
3. Emanet edildiği zaman hıyanet etmesin.
4. Gözleri ile harama bakmaktan sakınsın.
5. Edep yerini muhafaza etsin, iffetli olsun.
6. Ellerini harama uzatmasın. (Hâkim, el-Müstedrek, 2/359; Herâitî, Mekârimü’l-Ahlâk, s. 30)

Siraceddin ÖNLÜER / Semerkand Dergisi

30 Ekim 2012 Salı

Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir “İnşallah"

 
Varlığın sarp yokuşlarında nefesi kesilir insanın.
Dudağına değince "İnşallah!" sözü; varlığı yoktan varedenin, yokluğu hiç sebepsiz varlığa doğru genişletenin iradesinden nefeslenir.
Zamanın dar köşelerinde sesi eksilir insanın.
Sesini bürüyünce "İnşallah" kelamı, zamanı genişletenin, ömrü ebede bitiştirenin dilemesinden beslenir.
Gündelik telaşların hızla inip kalkan göğsünde aklı daralır, kalbi yorulur insanın.
Kalbini atınca "İnşallah"ın asude iklimine, aklı aklanır, kalbi durulur.
Dünyevî önceliklerin hazla gidip gelen sarkacında ruhu hoyratça savrulur insanın.
Yüzüne gülünce "İnşallah"ın muştusu, ruhu sılaya taşınır, hüzünleri yağmurda ıslanır.
Asil bir sükûnetin dizi dibinde nefeslenmektir "İnşallah"...
"Ben benden ötesine teslimim..." diye/bilenin inşirahıdır "İnşallah".
Kendi varlığının yükünü zayıf omuzlarından atıp hafiflediğinin resmidir "İnşallah".
Kendini kendinden öte taşıyan/taşıran insanın kabuğunu zorlayışıdır "İnşallah"..
Ben buradayım ama burada kalmaya razı değilim..." diye/bilenin meydan okuyuşudur.
Ellerine kudret elinin sarıldığını, gözlerine bin kutlu nazarın ışık olduğunu, yüzünü çevirdiği her yönde tek ve bir teselli vechinin beklediğini ilan edişidir.
Kalbine yüklenmiş dağları bir nefeste silip süpürmektir inşallah.
Varlığın koynuna tutunmuş insanı sonsuzluğun ufkuna doğuran bir sızıdır "İnşallah"...
İnşallah, sebeplerin kör kuyusuna uzatılan ışıltılı bir kovadır.
Ağaç köklerini ve toprağı kucaklaştıran "İnşallah"tır; toprağa hayat bahşetmektir, taşa pınarlar dilemektir.
Allah dilerse tohum toprağa katışır; toprak ve tohumun boş ellerine çiçekler sunulur, kurak avuçlarına hayat akıtılır.
Nereye indiklerinden habersiz, rüzgâr nereye eserse oraya gitmeye hevesli yağmur taneleri, Allah'ın dilediğince, boynu bükük toprağı sevindirir, güllerin al yanağına gözyaşı olur, sabahın ak göğsüne şebnem diye tutunur.
Allah'ın dilemesiyle  sert ve ağır taşlar, ince ve nazenin köklere yol olur; o latif güzellerin kalplerine dokunmasıyla yollarında toprak olur.
İnşallah, Yusuf'un[as] kuyuya iten hainlerin tuzaklarının itildiği kuyudur.
O'nun dilemesidir ki Yusuf'u kuyudan çıkardı, kuyuyu Yusuf yüzlülere sırdaş eyledi.
İnşallah, Yusuf'u[as] ucuza satan bezirgânları yok pahasına satan sırdır.
O öyle istedi ki, kölelik ve kulluk Yusuf'la nice kralların erişemeyeceği şeref ve itibar bilindi.
İnşallah, İbrahim'i[as] ateşe savuran ateş yüzlülerin kavrulduğu ateştir.
O öyle diledi ki İbrahim'in teninde ateş güle çevrildi, alevin yanağından serinlik devşirildi.
Dudak ile tebessümü birbirine yapıştıran sırdır "İnşallah"...
Yüzün yüzüne düşen hüzünleri dağıtan dokunuştur "İnşallah"...
İki kalb arasındaki soğuk mesafeleri eritip ısıtan ateştir "İnşallah"...
Güneşin alevlerini gülün yanağına al al indiren serinliktir "İnşallah"....
Kelimelerin suskun hecelerinin koynuna anlamlar sunan hikmettir "İnşallah"...
Sesleri söze bürüyerek birbirine bitiştiren, kaynaştıran mayadır "İnşallah"...
Göğüslere nefesleri ele avuca gelmez, dokunulmaz, şeffaf bir genişlik olarak dokunduranın tenezzülüdür "İnşallah"....
"Elif"tir İnşallah...
Varlığın alfabesinde dimdik duruştur.
"Lâm"dır İnşallah...
Yokluğun koynunda dupduru bir b/akıştır.
"Mim"dir İnşallah...
Hicranın solgun yanağına dosdoğru bir Muhammedî eğiliştir.

Senai DEMİRCİ

...Mutlu Olmaya Reçete...Sabır Şükür Kanaat

 
Mutluluk üzerine yazdığı eserleriyle maruf Ernie J. Zelinski isimli batılı yazar bilge kişilerin çağlar boyunca söylediklerinden yararlanıp bir mutluluk reçetesi oluşturmuş.
Zelinski’nin mutluluk reçetesinde bakın neler var...

* Doyum sağlayacak kadar bir hedef
* Geçinebilecek kadar bir iş
* Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik
* İş ve gündelik hayatı dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl
* Birçok insanı beğenecek, sevecek kadar şefkat
* Kendine değer verecek kadar özsaygı
* Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu
* Zorluklarla yüz yüze gelecek kadar cesaret
* Sorunları çözecek kadar tahammül ve sabır
* İyi bir yarını bekleyecek kadar umut
* Hayatı bütün değerleri ile yaşayacak kadar bir sağlık
* Sahip oldukların için şükran duygusu...
“Şükrün mikyası/ölçüsü kanaattir ve iktisattır ve rızadır ve memnuniyettir. Şükürsüzlüğün mizânı ise hırstır ve israftır, hürmetsizliktir, haram-helal demeyip rast geleni yemektir.” (Mektubat, 1991, s.350)

22 Ekim 2012 Pazartesi

Kim Neyi Arıyorsa,O Kişi Odur...

" ALLAH diyeni ALLAH zayi etmez. O'na teslim olan selamet bulur. ALLAH'a güvenen özel yardım görür, yalnız bırakılmaz..." 

Bir insanın boğulduğu su, eni boyu, derinliği ne olursa olsun, onun için bir okyanustur. Hadiselerin de hepsi böyledir. Bir hadisede yaralanan yahut ölen, bir bakıma dünya harbini görmüş olur.
Hadiselerin üzerine çıkabilmek ve onları kendimizden ayrı düşünmek, doğru karar verebilmemizde en mühim esastır. Bunun için başkasının derdine derman bulabiliriz amma kendi derdimize derman olamayız. Bu demektir ki, derdi çarşaf gibi başımıza geçirmişiz ki, etrafımızı göremiyoruz...

Bir şarkı vardır,

Kenarlarda köşelerde

Kadehlerde şişelerde

Ben kalbimden başka yerde

İnan seni bulamadım...

Bütün şarkı ve türkülerden gelen feryatlar iman-ı hakikiyi aramak içindir. Amma hata etmişler, Mevlâ diyecek yerde Leyla demişler.

Mesela birisi şarkıda haykırıyor, "ararım seni her gün derdime yana yana." Onun aradığı bir eş değil, o kalbinin istediğini arıyor. İman arıyor, ibadet arıyor, manevi hayatı arıyor. Her insan kendine göre bir şeyler arar.

Her insanın gönlüne göre aradığı bir şeyler vardır.

Şu kesindir; kim neyi arıyorsa, o adam odur... En güzel arayış Allah'ın rızasını aramaktır.

Asr-ı saadette sahabenin bütünü marziyat-ı ilahiyeyi aramış. Allah neden razı olur?

Allah'ın rızasını arayanlara kimisi derviş der, kimisi deli, kimisi zavallı der, kimisi de değişik gözlerle bakar. Çünkü insanlar iç dünyalarını ihya ederken dışına dikkat etmezler, viran olurlar. Aynı topraklarda dikenler de yeşerir, menekşeler de yeşerir. Kötüler diken gibidir çabuk büyür amma menekşeler rağbet görür, sevilir. Diken, gücüyle ayakta kalamadı, menekşe zayıflığıyla perişan olmadı. Tam tersine vazolara kondu, yakalara takıldı...

Cennet veresiye... Buradaki bir dilim baklava peşin. Onun için bir dilim baklavayı cennete tercih ediyorlar. Yani helaline haramına bakmadan o baklavayı yiyorlar. Dünya zevkleri böyledir.

Müslüman, her anında şunu sorgulayacak: Benim şu anki durumum İslam'a uygun mu? Mesela pilot öndeki göstergelere bir an dikkat etmese, irtifa kaybeder. Yani yükseklikten düşer ve belki de dağa çarpar.

Müslüman, yarına veya düne saplanmayacak, şu anı düşünecek. Zaten dünü düşünen insan keşkelere saplanır, bu da insanı mahveder. Bu sebepten derler ki sırat köprüsü kıldan ince kılıçtan keskin...

Önemli bir husus da şudur: Bu dünyayı cennet edemeyen ahireti hiç edemez... Çünkü İslamiyet, dünyamızı cennet etmek için gönderilmiş bir dindir.

Bir sürü sahte doğrular var, eğri cetvelle doğru çizgi çizilmez. Eğri büğrü İslami anlayışla da cennete gidilmez...


HEKİMOĞLU İSMAİL

11 Ekim 2012 Perşembe

~Eller Duaya Açılınca~

Dua, kulun yaratıcısına yönelmesi, aczini ve çaresizliğini idrak edip sahibine sığınmasıdır. Yegâne kudret sahibinin Âlemlerin Rabbi olduğunun şuuruna vararak halini ve ihtiyaçlarını ona arz etmesidir.
Hz. Peygamber s.a.v.’in ifadesiyle “İbadetin kendisidir.” (Tirmizî; Ebu Davud). Çünkü dua ile kişi, ihtiyaçlarını teminde aczini idrak etmiş, bunu ancak ve ancak her şeye kadir olan Yüce Yaratıcı’nın yerine getireceğinin şuuruna varmış ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır. Nitekim ibadet de bundan başka bir şey değildir ve bu yönüyle “dua, ibadetin ta kendisi ve hatta özüdür.”
İşte bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyuruyor:
“Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’tan istenenlerden Allah’ın en çok sevdiği şey kendisinden afiyet istenilmesidir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise dua etmeniz gerekir.” (Tirmizî)

O’nun kudretine sığınmak

Allah katında bu kadar kıymetli, bu kadar önemli olan duadan Yüce Yaratıcımız çok hoşnut olmakta, hatta kendisinden istemeyene gazap etmektedir. Sevgili Peygamberimiz s.a.v. bu hususu da şöyle açıklıyor:
“Yüce Allah’ın fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenilmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip darlıktan, sıkıntıdan) kurtuluşu beklemektir.” (Tirmizî)
“Yüce Allah, kendisinden istemeyene gazap eder.” (Tirmizî; İbn Mace)
Allah’ın büyüklüğüne ve merhametinin yüceliğine bakınız ki, insanlar kendilerinden istenilmesinden hoşlanmaz iken Allah kendisinden istenilmesinden hoşlanmakta, hatta istenilmediğinde gazap etmektedir. Sanki kullarına vermek ve onları affetmek için vesile aramaktadır. Aynı şekilde insanlar, örneğin bir kişi doksan dokuz iyiliğe karşılık hasbelkader bir kötülük işlese, o bir tek kötülük için doksan dokuz iyiliği silebilmektedirler. Allah ise, doksan dokuz kötülük ve günahı bir tek iyilikle kökünden silmekte ve affetmektedir.

Vermek istemese istemeyi vermezdi

Yüce Allah, kullarının kendisine dua etmelerini, duaya devam etmelerini istediğine ve bundan hoşlandığına göre istediklerini verecek demektir. Yoksa karşılığı olmayan bir şey yapmalarını istemek Allah’ın rahmetine ve hikmetine uygun düşmeyecektir. Bunun için Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de kullarının kendisine dua etmelerini istemekte, istediklerini kabul edeceğini de bildirmektedir:
“Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” (Mümin, 60)
“Kullarım sana benden sorarsa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Dua edenin, bana dua ettiği zaman duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler (benim çağrıma uysunlar). Bana inansınlar ki doğru yolu bulmuş olsunlar.” (Bakara, 186)
Yukarıdaki ayet ve hadislerden duanın mutlaka kabul edileceğini anlıyoruz. Yani kulun Allah’a açılan eli kesinlikle boş dönmeyecektir. Ancak burada anlaşılmakta güçlük çekilen nokta, bu kabul ve icabetin nasıl olacağıdır. Bu hususu anlamak için de Yüce Allah’ın kitabına ve Hz. Peygamber s.a.v.’in hadislerine müracaat etmeniz gerekiyor:
“(Allah) inanan ve iyi işler yapanların dualarını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara daha fazlasını da verir.” (Şura, 26)
“Yeryüzünde masiyet (günah) veya sıla-i rahimi (akrabayla ilişkiyi) koparıcı olmamak şartıyla Allah’tan talepte bulunan bir müslüman yoktur ki, Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahını affetmek suretiyle icabet etmesin.” (Tirmizî)
“Acele etmediği sürece her birinizin duasına icabet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: ‘Ben Rabbime dua ettim, duamı kabul etmedi.’” (Buharî; Müslim; Tirmizî; Ebu Davud)

Duaya nasıl karşılık verilir?

İşte İslâm bilginlerinin adı geçen ayetler ve hadislerden çıkardıkları sonuca göre kulun duasının kabul olması aşağıdaki sonuçlardan biri ile olmaktadır:
Ya istediğine uygun olarak dünyada görülecek şekilde kabul olur ve istediğine aynen kavuşur,
Ya istediğinden daha iyisi kendisine verilir,
Ya ahirette verilmek üzere ertelenir,
Ya kendisine sevap ve mükâfat takdir edilir,
Ya günahları affedilir,
Ya da Allah katındaki derecesi yükseltilir.
Bunun için de Allah’tan istediğimiz şeyin, akraba ile ilişkiyi kesmek gibi bir masiyet ve günah olmaması, Allah’ın rızasına uygun olması gerekir. Bunun yanında, “Allah duamı kabul etmedi” diyerek duayı bırakmamak lazımdır. Çünkü Allah ve Rasulü dualara mutlaka karşılık verileceğini söylemektedir.
O halde Allah’a yaptığımız duayı, münacatı ve ilticayı hiçbir zaman kesmeyelim. Çünkü Allah kulunun duasını asla ve asla geri çevirmiyor.
Allahım bizleri dua kapısını açtıklarından ve duaya, münacata, ilticaya devam edenlerden eylesin. Âmin.

         Hidayet IŞIK / Semekand Dergisi

4 Ekim 2012 Perşembe

~Kanaat=Zanaat~

İhtiyaçtan fazlasına meyletme ki, sana galebe etmesin, sana bey olmasın! Kanaatten hiç kimse ölmemiş, hırsla da hiç kimse padişah olmamıştır. Her aç, nihayet bir yiyecek bulur. Devlet güneşi, elbette ona da vurur. Taneyi bırakan kuş, o hilesiz, düzensiz ovanın tanelerini yer, doyar. Ona kâni olduğu için kurtulur; hiçbir tuzağa düşmez; kolu, kanadı bağlanmaz. Kanaatten meydana gelen darlık, takvadandır. Bu, aşağılık kişilerin yokluğundan, darlığından apayrı bir şeydir. Pinti, bir habbe bulsa başını bile verir.

Hâlbuki temiz kişi, himmetiyle altın hazinesine bile bakmaz, onu terk edip gider. (...) Bir kanaat, yüzlerce tabak yemekten hayırlıdır. Harislerin göz testisi dolmaz; sedef, kanaatkâr olmadıkça (içi) inci ile dolmaz. Peygamber, kanaate hazine demiştir. Gizli hazineyi herkes, elde edebilir mi? “Bu kanaat daimî bir hazineden başka bir şey değildir.” Ey gönle gam ve elem veren, artık beyhude sözlere dalma! Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın ki? Kanaatten ancak bir ad öğrendin. Sirke satmada kanaat yüzünden bal denizine gark olmuş binlerce can gör.

Hz. Mevlana Celaleddin-i Rumi (Mesneviden)

3 Ekim 2012 Çarşamba

Allah'ın Razı Olduğu Evlilik

 "Evliliğin mutluluğa dönüşmesi için,kalplerin uyuşması,anlaşması,kaynaşması gerekir.Kalpsiz mutluluk olmaz.Kalp kalbe karşı olmalı…Kalp kalbe kaybolmalı..Kalpler bir olmalı,iri olmalı,diri olmalı…Ölmüş kalpler taşıyan kalıplar, mutlu olabilir mi?‏
“Eşler birbirlerine hangi noktalarda tâbi olmalıdır?”
İnsanlar hatasız olmazlar.
Sevginin ise gözü kördür.
Sevdiğimizi hatasız kabul ederiz.
Oysa bu kabullenişle ona haksızlık etmiş oluruz.
Çünkü bu kabulleniş, hata yaptığında affetmeyeceğimiz manasını taşır.
Bu ise, ona karşı haksızlıktır.
Öyleyse, sevdiğimizi hatasız kabul etmemeliyiz. Allah’ın affettiği ve affı tavsiye ettiği yerde biz ileri gider, hatasını anladığı ve özür dilediği halde onu mahkûm edersek ona zulmetmiş oluruz. İnsanları affetmesini bilmeliyiz ve affı çok sık uygulamalıyız.
Bilhassa eşler birbirlerini çok sık affetmeliler. Birbirlerinin her hatasını yüzüne vurmamalılar, barış yolunu kapamamalılar. Birbirlerinin takvasını ve Allah korkusunu örnek almalılar ve tabi olmalılar.
Birbirlerinin dine olan bağlılığını, güzel ahlâkını, tatlı huylarını, iç güzelliğini takdir, tasvip ve taklit etmeliler.
Eşler arasındaki gayet esaslı sevgi, şiddetli ilgi ve özgün alâka yalnız dünya hayatının ihtiyacından ileri gelmiyor.
Bir kadın kocasına yalnız dünya hayatıyla ilgili bir eş değildir.
Kadın kocasının ebedî hayatta dahî eşidir, hayat arkadaşıdır.
Üstad Saîd Nursî’ye göre, kadın mademki ebedî hayatta dahi kocasının hayat arkadaşıdır.
Öyleyse, ebedî arkadaşı ve daimî dostu olan eşinin nazarından başka, başkasının nazarını kendi güzelliklerine celp etmemeli; süresiz hayat arkadaşını darıltmamalı, onu kıskandırmamalıdır.
Madem mü’min olan eşinin, iman sırrına binaen onun ile alâkası yalnız dünya hayatına özgü ve yalnız güzellik vaktine mahsus, geçici bir sevgi değil; ebedî hayatta da devam eden bir hayat arkadaşlığı kurmaya dayalı, esaslı ve ciddî bir muhabbet ve saygıdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik vaktinde değil, ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi ciddî hürmet ve muhabbete ihtiyaç var.
Elbette ona mukabil kadın da, kendi güzelliklerini yalnız eşinin nazarına özgü kılmalı ve sevgisini yalnız beyine bağlamalıdır. Eşinin kusurlarını da asla büyütmemeli, affetmelidir.
Bedîüzzaman’a göre, kadınının dînî bağlılığına bakıp taklit eden ve eşini ebedî hayatta kaybetmemek için haramlardan uzak duran erkek, büyük mutluluk içindedir.
Kocasının dinine olan hürmetine bakıp da, “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvaya giren, Allah korkusunu iliklerine kadar duyarak haramlardan uzak duran kadın da bahtiyardır.
Saliha kadınını ebedî kaybettirecek derecede ahlâksızlıklara giren, dünyayı âhirete tercih eden ve kötülüklerden geri adım atmayan erkek, sadece kendisine yazık eder. Allah korkusu taşıyan ve haramlardan uzak duran kocasını kendisine örnek almayan kadın da kendisine yazık etmiş olur.
Eğer iki eş, karşılıklı olarak birbirlerini güzel ahlâk ve Allah korkusu noktasında, fitneden ve kötülüklerden uzak durması noktasında taklit ederlerse ne mutlu!
Yok; birbirinin fıskını ve sefahetini taklit eder ve birbirini ateşe atarlarsa birbirlerine yazık etmiş olurlar.
Bir ailenin mutluluğu ve huzuru, eşler arasında karşılıklı emniyet, güven, samimî hürmet ve içten sevgi ile devam eder.1
Dipnot:1- Lem’alar, s. 257. / Süleyman Kösmene
 

20 Eylül 2012 Perşembe

~Haramdan Sakınmak Önce Gelir~

 
Allah Tealâ ayet-i kerimede: “Ey iman edenler! Allah’a ittika edin ve O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda mücahede edin ki felaha eresiniz.” (Maide, 35) buyuruyor.
Bu ayet-i celilede ihtimam göstermemiz, dikkatle üzerinde durmamız gereken üç şey var:
Bunlardan birincisi Allah’a ittikadır. Yani Allah’ın cezasından, azabından korkup, haramdan, günahtan, çirk
in işlerden sakınmak; şayet bir günaha düşüldüyse hemen tevbe etmektir. Haram nedir? Allah Tealâ’nın “yapmayın” diye emrettikleridir. İçki içmeyin, gibi. “Yapın” diye emrettiklerini yapmamak da haramdır. Namaz kılmak gibi. Yani haram, yapılması veya yapılmaması kesin olarak yasak olan işlerdir.
Ayet-i celilede dikkat çekilen ikinci husus ise, Allah’a yaklaşmaya vesile aramaktır. Yani sadece, ben iman ettim ve Allah’tan korkarım, demekle yetinmeyip, O’na yaklaşmayı mümkün kılan bütün fırsat, yol, sebep ve vasıtalara tevessül etmek, sıkı sıkıya sarılmaktır.
Üçüncüsü mücahede etmektir ki, nefs , şeytan, insanlar ve dünya hayatından kaynaklanan iç ve dış bütün engel ve zorluklara göğüs germektir. Bir zorlukla karşılaşılsa bile Allah’a kulluktan geri kalmamaktır.
Ayet-i celilenin sonunda da, bunları yapanlara Allah Tealâ felaha ermeyi, yani kurtuluşu, bitmek-tükenmek bilmeyen saadeti vaad ediyor. Ne mutlu bize ki, müslüman olmak nasip olmuş, bunlardan haberdar olmuşuz.
Öyleyse bu büyük nimetin kıymetini bilmeye çalışalım. Habersizler, bir şey bilmeyenler gibi davranmayalım. Allah Tealâ’nın lütfu keremiyle, büyüklerin himmetiyle ittika edelim, Allah’tan korkup haramdan, günahtan uzak duralım.
Dinimizde haram helal bellidir. Öncelik de haramdan sakınmaya aittir. Denilmiştir ki: “Def-i mazarrat celb-i menfaate râcihtir.” Yani zararı, ziyanı olan şeyden korunmak, faydalı olan şeyi elde etmekten önce gelir.
Mesela nafile oruç tutmak faydalıdır, sevaba vesile olur. Fakat gıybet edersen, yalan söylersen, gözünü harama diker, mâlâyani konuşur, boş işlerle uğraşırsan orucunun faziletine zarar verirsin; deftere oruç yazılır ama sevabı kalmaz.
Haramı işlememeye sabretmek büyük bir iştir. Binlerce nafile ibadetten evladır. Mesela gıybet etmemek, nafile oruç tumaktan efdaldir. Bunun için, mazarratı def etmek, yani harama yönelmemek, gıybete girmemek, caddede, çarşıda harama bakarak göz zinası etmemek, namuslu müminin iffetine, namusuna ilişmemek gibi insanın karşısına çıkabilecek bütün günahlara karşı uyanık olmak icap eder.
Maide Suresi’ndeki ayet-i celilede, Allah Tealâ’nın beyan ettiği mübarek kelama göre yasaklanmış olanları terk, yapılması emredilmiş olanları işlemekle aynı sırada olduğundan, önce günahları terk etmedikçe emirleri yapmak fayda vermez. Kemalât artmaz, yerinde sayar. İnsanın o kadar emek harcadığı şeyi bir anda kaybetmesi ne kadar üzücüdür! Böyle bir durumdan Allah’a sığınırız.
Günahları önce tevbe ederek terk ederiz. Bir daha yapmamaya azmederiz. Günaha çağıran nefs ve şeytanlara kulaklarımızı tıkayıp, hayatımızı Allah Tealâ’nın emirlerine göre tanzim ederiz.
Fakat asrımız günahları aşikâr edip yaygınlaştırdı ve günahkâr olmaya sürekli bir teşvik var. Böyle bir ortamda tekrar günaha dönmemek için kâmil bir mürşidin elinden tutup eteğine sarılmak, Allah yolunda mücahede ederken daima onun manevi yardımına sığınmak ve bir daha günahlara dönmeyecek duruma, kemalâta talip olmak gerekir.
Sahabe-i Kiram (Allah onlardan razı olsun), Rasulullah s.a.v.’e biat edip O’nun elinde tevbe ettiler. O’nu mürşit, rehber, peygamber görerek, doğruluğuna, güvenilirliğine inanarak bağlanıp teslim oldular. Allah Rasulü de onları terbiye etti, olgunlaşmalarını, kemale ermelerini sağladı. Öyle ki Allah Rasulü’nün elinde yetişen, terbiye gören en küçük makamdaki Vahşi r.a., Gavs Geylanî k.s. Hazretleri’nden üstün oldu. Çünkü öğreticisi, eğiticisi Hz. Peygamber idi.
Asr-ı Saadet’ten sonra da terbiye edicilere hep ihtiyaç oldu. Bu işİ Allah Rasulü’nün manevi mirasçısı kâmil mürşitler yaptılar. Haramlardan sakınıp Allah’a yakınlaşmaya büyük vesile oldular.
Allah’ın yasaklarından sakınmak, vesileye sarılıp mücahede etmekle inşallah felaha ereceğiz.
Bırakalım şeytanların sofrasındaki acı ikram kendilerinin olsun.
Mehmet ILDIRAR (Ruhuna Fatiha)

16 Eylül 2012 Pazar

Efendim...(sav)

İnnellezîne yu’zûnallâhe ve resûlehu leanehumullâhu fîd dunyâ vel âhıreti ve eadde lehum azâben muhînâ(muhînen).
"Şüphesiz Allah ve Resûlünü incitenlere, Allah dünya ve ahirette lânet etmiş ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır." 

                                                                                            (Ahzab 57)
 

7 Eylül 2012 Cuma

İmtihanlar diyarında dua ve sabırla yürümek...


 
Dünya…
Türlü çilelerle insan neslinin sınandığı en zorlu mekan…
Belki de ona imtihanlar diyarı demeliyim. Çünkü burada yaşanan musibet ve belalar, muson yağmurları kadar etkili olur. Bazen öyle yağar ki etraf sele döner; hem de her önüne geleni götürecek kadar azgın bir sele…
Dedik ya; burası imtihanlar diyarı. Herkes farklı şekillerde imtihan oluyor. Her âdemin farklı çilesi var bu diyarda. Kimi açlık, kimi korku, kimi malı veya canıyla imtihan ediliyor. Rabbimiz bu gerçeği; “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz”[1] diye teyit etmektedir.
Hele hele mü’min iseniz, yani inanıyorsanız bu musibetler size öz anneden kardeş gibidirler. Yanınızdan asla ayrılmaz, sizinle uyur sizinle uyanırlar. Çünkü mü’min olmak, diğer bir ifadeyle cennete talip olmak türlü sıkıntı ve çileyi peşinen kabullenmek anlamına gelir. Çünkü Allah müminlerin, canlarını ve mallarını, cennet karşılığında satın almış[2] ve buyurmuştur ki; “İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar”[3]
O nedenle Müslüman çile adamıdır. An gelir ezilir an gelir üzülür, fakat asla ümitsizliğe kapılmaz, asla yılgınlık göstermez, mücadelecilik ruhundan asla ödün vermez.
Peki musibet ve bela yağmurlarının oluşturduğu o büyük sel baskınından korunmak mümkün değil mi?
Elbette mümkün…
Yanınızda her ihtimale karşı bir adet sabır simidiyle bir parça dua kemendi bulunduruyorsanız telaşlanıp korkmayın, zira kurtuldunuz demektir. Sevgili Peygamberimiz öyle buyuruyor: “Sabır ile dua müminin en güzel silahıdır.”[4] “Ya Allah!” deyip tutunun sabrın kollarına, ardından fırlatın dua kemendini selamet ikliminin kıyısına, sonra yönelin Cenab-ı Zülcelal’e bütün içtenliğinizle. Bakın nasıl da yeniden doğmuş gibi ferahlayacaksınız. İç dünyanızda nasıl da bayram şarkıları yankılanacak.
Bırakın musibetler başınızdan aşağı doğru yağmaya devam etsin. Bırakın âlem, ateş topu olup peşinize takılsın. Hiçbiri sizi eskisi gibi etkileyemez! Ateşin zarar veremediği İbrahim Peygamber kadar güvendesiniz artık. Çünkü siz Sabûr olan Hak Teâla’ya güvenip sabrettiniz, O’na yönelip yalvardınız. “Doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.”[5] “O sabredenleri sever.”[6]
Eğer yanınızda sabır simidiyle dua kemendi taşıma gibi bir alışkanlığınız yoksa ve Hakk’a olan güveniniz pamuk ipliğine bağlıysa, o zaman akıntının savurduğu yöne doğru sürüklenmeye hazır olun.
Siz sürüklenirken iç dünyanızda anaforlar oluşur; tıpkı okyanuslardaki gibi, büyük ve ölümcül… Boğuluyorum zannedersiniz kendinizi. Ruhunuz daralır, benziniz solar, bakışlarınız sabitleşir. Artık maneviyat ikliminize, şimdilerin bunalım dediği ruh hali çöreklenmiştir. Bitkin dudaklarınızdan son bir gayretle imdat çığlıkları yükselir: “Kurtarın n’olur!..”
Allâh-u Teâla’dan başka kurtarıcınız var mıdır ki sizi kurtarsın?
“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı Müslüman olarak al.”[7]
Kürşat Salih Yaman

6 Eylül 2012 Perşembe

~Deryadan İnciler~

*Sâdât-ı kiramın önde gelenlerinden İmam Cafer-i Sadık k.s. şöyle der:
*Namaz takva sahiplerinin yakınlık sebebidir.
*Hac ise tüm zayıf, güçsüz olanların cihadıdır.
*Bedenin zekâtı oruçtur.
*Amel etmeksizin dua eden kimse yaysız ok atan kimse gibidir.
*Rızkınızın size ulaşmasını sadakatle isteyin.
*Mallarınızı zekâtla koruyunuz.
*İktisat eden, tutumlu davranan fakir düşmez.
*Tedbir geçimin yarısıdır.
*Kim anne ve babasını üzerse itaat etmemiş sayılır.
*Her kim musibet anında ellerini dizlerine vurur dövünürse, kazandığı ecri boşa çıkar, kaybolur.
*Hiç şüphesiz Allah Tealâ musibet miktarınca sabır indirir.
*Rızkı da geçimi sağlayacak derecede verir.
*Her kim maişetini ölçülü şekilde sağlar, israfa kaçmazsa Allah o kimseye rızıklar ihsan eder.
*Her kim de saçıp savurur, israf ederse Allah ona rızkını daraltır, onu mahrum eder.
Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ / Semerkand Dergisi

5 Eylül 2012 Çarşamba

Bir Baba Olarak Kimi Örnek Aldım?

 
Bir baba olarak, çocuklarımla ilişkimde onları hiçbir zaman ve hiçbir meselede "plastik bebek" olarak görmedim. "Siz bir kenarda durun, bir şeye karışmayın!" demedim.
Tam tersine, kızımı da oğlumu da hayatın içine çekmeye çalıştım. Amacım, adam yerine konduklarını hissettirmekti...

Dikkatimi çekiyordu çünkü... Bakıyordum, kızım veya oğlum en çok neye seviniyor, en çok ne zaman memnun oluyor? Ve anlardım ki çocuklarım, adam yerine konulduğunda çok seviniyor.

Mesela kendi mesleğimden örnek vereyim. Gazeteci-yazar bir babaydım. Evin her tarafı kitaplarla doluydu. Bazen hanım kızardı, "Efendi, bunca kitabı nereye koyacağız? Üstelik tozlanıyor da!" "Aman hanım" derdim, "kitaplarıma laf etme; sigara getirsem daha mı iyi..." Tabii çocuklarım da kitapların, dergilerin içinde büyüdü. Yazdığım makaleleri ve kitapları evvela çocuklarıma okutur, onların fikrini alırdım. Bir roman yazmaya başlamıştım, yirmi sayfa kadar olunca... Kızım Ayşenur'a verdim. O zaman belki on iki yaşlarındaydı. "Evladım, kitabı oku, fikrini söyle." dedim. Kızım yazdıklarımı okudu bitirdi. Yanına gittim, çok dikkatli bir şekilde yüzüne bakarak, "Nasıl, beğendin mi?" diye sordum. Yüzünü ekşitti, burnunu kıvırdı. Hemen o anda kızımın gözleri önünde yazdıklarımı yırtıp attım. Tabii şaşırdı, "Baba neden yırttın?" dedi. "Çünkü sen beğenmedin." dedim. Kızım anladı ki, onun ne düşündüğü benim için çok önemli...

Böyle müşterek çalışmalarda çocuk kalben rahatlar.

Bir yayınevi, hadis ansiklopedisi hazırlamamı istedi. Eve geldim, çocuklarıma dedim ki, "Bu ansiklopediyi birlikte hazırlayalım..." Çocuklar, "Tabii!" dedi. O sırada yanımızda bir ahbabımız vardı. "Çocuklar bu işi beceremez!" dedi. Kızımın yüzü asıldı; "Ben yapamam baba!" dedi. "Kızım" dedim, "bu işi sen yapabilirsin! Ben buna inanıyorum." Aslında benim asıl amacım, çocuklarımla vakit geçirmek, onların bana yardım edebildiğini göstermekti. Allah'a şükür ansiklopedi işini tamamladık. Çocuklarıma teşekkür ettim ve o zamanın parasıyla ödeme de yaptım. Bu para, bana verilen ücretin tamamıydı...

Aynı şekilde çocuklarımın dersleriyle de yakından ilgilendim. Mesela oğlumun kimya dersiyle arası iyi değildi. Yakın bir arkadaşımın lise son sınıfa giden oğluyla görüştüm. "Eve gel, oğluma kimya dersi ver. İstediğin ücreti sana ödeyeyim." dedim. Daha ikinci derste oğlum dedi ki: "Baba bu çok basit bir dersmiş!" Bir ders yüzünden belki tahsil yapmaktan soğuyabilirdi. Allah'a şükür böylece tedbir almış olduk.

Herkes evliya değildir amma Peygamberimiz'in hayatını anlatan kitaplar her yerde satılıyor. O'nun (sas) aile hayatı, eşleriyle, çocuklarıyla nasıl geçindiği okunur öğrenilirse kesin olarak inanıyorum ki aile hayatımıza yeni bir pencere açılır...

Futbol maçında hakem oyunu yönetir. Faul, penaltı, taç... Peygamber de hayatımızın hakemi olmalı. Yeryüzü sahasında herkes kendi rolünü oynarken Peygamberimiz hayatıyla bize hakemlik ediyor... Siyer okumak ve hayata tatbik etmek mutlu bir aile olmak için yeterli bir reçetedir...

Hekimoğlu İsmail 

31 Ağustos 2012 Cuma

Siz Kahvenin Tadını Alanlardan Mısınız?

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski universitelerindeki profesorlerini ziyaret icin biraraya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatin stresinden şikayetlenmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesor mutfaga gider ve yaninda buyuk bir termos icinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak uzere degişik tarzda ve ucuz gorunenden, pahali ve hatta cok ozel olanlarina kadar degişik kahve bardaklari ile gelir.
Herkes bir bardak seçince, profesör söyle söyler:
'Farkettiyseniz, tum pahali gorunen bardaklar alindi ve geriye ucuz gorunumlu, sade bardaklar kaldi.
Kendiniz icin en iyi olani istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynagi aslinda.
Emin olun ki, bardagin kendisi kahvenin kalitesine hic bir sey katmaz.
Coğu zaman, sadece daha pahalidir ve hatta bazi durumlarda da içtigimizi saklar.
Hepinizin aslinda istedigi kahveydi, bardak degil, ama bilincli olarak en iyi bardaklara yoneldiniz ve sonra birbirinizin
bardagina bakmaya basladiniz.
Şunu bir duşünün:
Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar.
Onlar hayati tutmak icin sadece araclardir ve sectigimiz bardak yasadigimiz hayatin kalitesini belirlemedigi gibi degistirmez de.
Bazen sadece bardaga odaklanarak ALLAH' ın sundugu kahvenin tadini cikarmayi unuturuz. Kahvenizin tadina varin!
En mutlu insanlar her seyin en iyisine sahip degildirler. Sadece her seyin en iyi sekilde tadini cikartirlar.
Basit yasayin. Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gosterin...
nazik olun.
Gerisini ALLAH' a bırakın....İktibas

29 Ağustos 2012 Çarşamba

~Çocuk Ailesinin Vitrinidir~

Dikkat ettiniz mi bilmem; ekseri çocuklar yaşadığı hayatı sevmez, bıkkın dolaşırlar. Sorsak, “Nedir derdin?” Çevresini sevmiyordur.
Anne-babasından şikâyetçidir. Her çocuk melek makamında doğar. Bu sebepten derim ki; hayırsız çocuk yoktur, Allah hayırlı ana-baba versin.
Bir gün Sultanahmet Camii imamı Gönenli Mehmed Efendi ile Sultanahmet’te yürüyorduk. Hoca, bir fakir gördü. Hatırlıyorum, meşin uzun bir cüzdanı vardı. Cüzdanını açtı, bütün parasını fakire verdi. “Ben onları İslam’a ısındırmak için yapıyorum.” dedi. Trende kadınlara, subaylara yer verirdi. “Bizim vazifemiz sadece İslamiyet’i anlatmak değil, İslamiyet’i sevdirmek de.” derdi.
İslamiyet, herkesten önce çocuklara sevdirilmelidir. Çocuğun İslamiyet’i sevmesi için de evvela ebeveynini sevmesi lazım. Mesela kızıma veya oğluma gittiğimde, hemen torunlarıma derim ki, “Soracağın, söyleyeceğin bir şey var mı? Ben seninle konuşmaktan çok zevk alıyorum.” Böyle yapmakla ona alaka gösteriyorum. Sohbetin sonunda küçük de bir harçlık veriyorum. Çok memnun oluyorlar. Kız torunlarıma “tesettürünüze dikkat edin” demiyorum, “namaz kılın” demiyorum, “ilmihal okuyun” demiyorum. Sadece imani meselelerden bahsediyorum. Asla öğüt vermiyorum, hatasını söylemiyorum. “Bu insanı nereden yakalayabilirim?” Bunu düşünüyorum. “Sen çok sağlam adımlarla gidiyorsun.” diyorum. Onu kırmamaya çalışıyorum. Onları tenkit etsem, o günden sonra bir daha yanıma gelmezler…
Kızım diyor ki; “Baba, bu çocuklar seninle konuştuğu kadar bizimle konuşmuyor.” Çocuğun ilk ihtiyacı, adam yerine konulmaktır.
Yaz tatilinde aile, sıcak şehre gitmiş. Orada denize girmişler. Sonra anne, kızına nasihat ediyor. “Evladım, biz Müslüman’ız. Tesettür şöyledir…” Ne kadar komik! En iyi tebliğ, yaşayarak yapılan tebliğdir. Hiç kimse nasihat dinlemek istemez. Çünkü nasihat, nefse ağır gelir. Öyleyse susabildiğimiz kadar susalım, İslamiyet’i yaşayabildiğimiz kadar yaşayalım. Zaten çocuğa bak ailesini tanı, derler. Çocuk temizse ailesi temizdir. Çocuk bilgiliyse ailesi bilgilidir. Çocuk derslerinde başarılıysa ailesi ona yardım ediyordur. Çocuk piyano çalıyorsa ailesinden bir fert, müzisyendir. Çocuk sigara içiyorsa ailesinde sigara içenler vardır.
Misaller gösteriyor ki; çocuk, ailesinin vitrinidir.
Şimdi yarıyıl tatili… Çocuk hareket ister, eğlence ister. Top alalım, eşofman alalım, top oynasın. Bu hareketimizle çocuğu kendimize bağladık. Öğle namazına giderken “haydi çocuğum, seninle camiye gidelim” dersek, toptan memnun olan çocuk camiye de gelir. Camide arka safta yerimizi alırız. Çocuk da yanımızda olsun. O sırada çocuk kulağımıza fısıldıyor; “Benim abdestim yok.” Şadırvanı işaret ediyoruz. Camiden çıkıp gidiyor. Abdest alıyor almıyor, sormamak lazım. Onun “abdestim yok” demesi dünyalara değer… Nasıl ki çocuk, yemek yiyince vitamini hissetmez amma vücut o vitamini alır. Aynı şekilde camiye giren çocuk hiçbir şey yapmasa da o manevi havayı alır.
Şimdi birisi der ki; “Benim param yok, zamanım yok, çocukla böyle uğraşamam.” Günler çabuk geçer, çocuk 20 yaşına gelir, ebeveynin şikâyetleri çoğalır… O zaman ebeveyne sormak lazım, çocuğuna ne verdin ki ondan ne istiyorsun?
Hekimoğlu İsmail




24 Ağustos 2012 Cuma

Sana sığınırım....

''İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilallâh'' «Ben derdimi ve hüznümü ancak Allah Teâlâ'ya arzederim» (Yûsuf/86)

Gözümün önünden ,aklımdan, fikrimden gitmeyen elinde şekeriyle bayram nedir anlayamadan evine ölüm haberi giden çocuktan tutunda oğullarından eşlerinden babalarından haber bekleyen tüm canlara kadar nasıl anlatılır ve neyle ifade edilir bu acı.....Bayramın birinci gününden beri üzüntü içindeki ailelere Rabbim hayırlı sabırlar yakınlarına şehadet ve ahirette sabırlarının karşılığını en güzeliyle nasip etsin inşallah....

        


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Güzel İnsanlar Vesselam...

  "Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel;

        Bir akşamdı ki zaman donacak kadar güzel.."
Necip Fazıl KISAKÜREK

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli 'helal değildir' diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana'ya anlatır .Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder.
Adam ayni şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der:
"Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir."
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergâhı'na gider ve Hacı Bektaş Veli'ye, Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli'ye sorar.
Hacı Bektaş Veli de şöyle der:
"Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir."
 
İhya Forum




13 Ağustos 2012 Pazartesi

Hayırla...

" Allah dostlarıyla ülfet edilerek muhatap olunan güzellikler,cilalanan kalp aynasına yansır mutlaka.Bu sebeple ehl-i hâlin nezdinde nazar esastır,kalbi kirinden pasından arındırmak esastır.Söz fuzulidir, kıyl ü kâldir..."

10 Ağustos 2012 Cuma

Mevlana'dan...

Mutluyum!..
Çünkü yol yakınken dönüşlerim var…
Huzuruma şaşırmayın!..
Çünkü yarı yolda duranlardan , koşar adım gitmişliğim var…
Kızmayın aşktan caymışlığıma,
Benim karşıdan tanımama gibi bir özrüm var…
Gelsin hayat bildiği gibi, elinde ne varsa hayata dair.
Ötesi hiç bir şey ya da vesair...Gerisi misafir...
Hz. Mevlana (ks)

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Müslüman'ım demek başka,Müslümanca yaşamak başkadır..

Müslüman'ım demek başka, Müslümanca yaşamak başkadır!..
Bir gün yanıma bir genç geldi. Dedi ki: "Ağabey, biliyorsun askerliğimi yaptım ve bir işe girdim. Ben istedim ki hayatımı bir gayeye vereyim, onun peşinde koşayım.
Onun için üzülüp onun için sevineyim. Bu sebeple yerli yabancı pek çok kitap okudum. Gazeteleri takip ettim. Siyasetle uğraştım. Yine de aradığımı bulamadım. Şimdi elimde olmayan sebeplerle sinirleniyorum, yakınlarıma zarar veriyorum. Hatta bazen uyku hapı cinsinden müsekkinler alıp komaya girmişçesine yatıyorum."
Ona dedim ki: "Anladığım kadarıyla kendini bir gayeye verememişsin; çalışmaların da boşa gitmiş gibi... Nasıl bir gaye aradığını da bilmiyorum amma Müslüman'ın esas gayesi Allah rızasını kazanmaya çalışmaktır. En büyük gaye budur. Bu gaye yeryüzündeki bütün insanlara yeter; her insanı tek tek meşgul eder.
İnsan, hayatını meydana getiren unsurlarda Allah'ın emirlerini ve yasaklarını aramalıdır,o emirlere en iyi şekilde uymaya çalışmalıdır. Bunları yaparken cemiyete de tamamen yabancı düşmemelidir. Bugünün insanı yorulmadan maddi manevi kazanç sağlamaya çalışıyor. Halbuki bir gaye uğrunda terlemek, yorulmak hatta bazı hususlarda çile çekmek hayatın esasıdır; böylece insan hayatın tadını çıkarır."
O genç ile sohbet ederken aklıma bir ihtiyarla yaptığımız sohbet geldi. Romatizmalarından, vücut ağrılarından, geleceğe güveni olmadığından bahsetmişti. "İlaçlarla fazla meşgul olma. İnsanı gençleştirecek bir ilaç keşfedilmedi. Şayet dinç kalmak, hayattan lezzet almak istiyorsan vücudun tahammül etmese bile yine de çalışmak zorundasın." dedim.
İnsanlar, rahatlıktan rahatsız olmaya başladı. Şimdi suni dertler peşinde koşulmaya başlandı. Rahatlık zannettikleri o hayat kendileri için hastalık oldu.
Sandalye bulan, haline şükretmeyip koltuk takımı alamadığı için gözyaşı döküyor. Bir de iman zayıflığından dolayı istikbal endişesi belirmiş, herkes halinden şikayetçi. Şunu unutmamak lazımdır ki, suni dertlerle dertlenene, tabii dertler gelmeye başlar.
Barla Lahikası'nda, Bediüzzaman Hazretleri bir doktora yazdığı mektupta diyor ki: "Mevcudat içinde en kıymettar hayattır; ve vazifeler içinde en kıymettar, hayata hizmettir; hidemat-ı hayatiye içinde en kıymettarı hayat-ı faniyenin hayat-ı bakiyeye inkılap etmesi için sa'y etmektir."
Allah rızası için yaşanan bir ömür, hizmetin ta kendisidir. Ahirete, bir ömrün hesabını vermeye gidiyoruz, öyleyse kendimizi şimdiden hesaba çekelim... Çünkü çok zaman isimler ve sıfatlar insanı kurtarmaz. Önemli olan ameller ve hareketlerdir. Yani... Müslüman'ım demek başka, Müslümanca yaşamak başkadır!..
Hekimoğlu İsmail

7 Ağustos 2012 Salı

Hoşca bak zâtına...

"Hoşca bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen.
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen."Şeyh Gâlip 
Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun. Yıkıksın, kırık döküksün ama tılsımlı bir definesin sen.Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın, bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun daha ilerisin sen. Ruhsun, Cebrail'in üfürmesiyle ikizsin, Tanrı'nın sırrısın, Meryem'in oğlu İsa gibisin sen.Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Mertebeni adlarla sanma; adların sahibindedir. Dönüp varacağın yer her şeyi yaratandır, eşyaya gideceğini zannetme.Gördüğün gerçekleri rüya sanma, sen başka bir varlıksın; kendini her sûreti kabul eden Heyulanın büründüğü sûret zannetme.Keşifle gerçekliği meydana çıkan manayı dava sanma, hakkında söylenen vasıfları gözüne girmek için söylenmiş sözler zannetme.Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen; varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sırrını inleyip de sakın ağyara açma; bilmezlikle inkâr çukuruna düşmekten sakın. Ahların, sakın, sevgilinin kâkülüne değmesin, sonra Mansur gibi dâra çıkarsın.Sakın yaradan incinip de sevgiliye aczini bildirmeye kalkışma; a çaresiz kişi bulduğun kadri yüce incileri sakın.Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Sevgi sırlarının mahzeni, o sırlar hazinelerinin konduğu yer sendedir, sende. Erlik, yiğitlik nurlarının madeni sendedir, sende.Gizli gizli daha nice ruh halleri var sende. Tanıyıp anlayış sende, hüner sende hakikât sende.Baksan görürsün ki yer de, gök de, cehennem de, cennet de sende, kürsî de sende, melek de elbet sendedir sende. Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen.
Yazıktır, padişahken alemde yoksul olmayasın, ümit ve yalvarışla bozbulanık bir hale gelmeyesin.Yeis vadisine düşüp bir hiç olarak yok olmayasın, yolunu yitirip bela sahrasının yolunu tutmasayasın. Âdeme yapış ki gerçekten ayrılmayasın, secdeler etki Tanrı reddetmesin seni.Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen. Tanrı'dan gayri bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bütün şimşekler gibi geç git. Üstüne takılan, konan çerçöpe aşk ateşini siper et ( onları yak yandır).
Gönül bağlanacak şeylerin eserleri, sakın, eteğini tutmasın. Şems gibi, Mevlana'yı isteyerek yola koyul, yol almaya bak.Aynanı( gönlünü) arıt, bütün sûretler ona vursun, görünsün. Galip, hele bir duygularını derle, topla da bak.Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen, varlıkların gözbebeği olan insansın sen...
Şeyh Gâlip