24 Aralık 2010 Cuma

Sabır ve Mükâfat

Dünya hayatında sürekli bir imtihan içindeyiz. Alıp verdiğimiz her nefeste, attığımız her adımda, söylediğimiz her sözde, yaptığımız her işte imtihan ediliyoruz. Çünkü hesap günü var ve hesaba çekileceğiz.

Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“And olsun sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)

Yine Cenab-ı Mevlâmız buyuruyor:

“Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah şüphesiz sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

Sabır müminin azığıdır. Bu azıktan her başı sıkıştığında faydalanır. Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyuruyor:

“Müminin işine hayret ederim. Çünkü onun işlerinin hepsi kendine hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır. Eğer sevineceği bir şey olsa şükreder, bu ona hayır olur. Eğer bir zarar dokunsa sabreder, bu da ona hayır olur.” (Müslim)

Dünya hayatı insanın karşısına çeşitli engeller çıkarır. Bu engeller insanın kulluk vazifesini gönül huzuruyla yerine getirmesine engel olur. İmam Gazali rh.a. bu engelleri dört kısmda açıklamıştır. Bunlar:

• Rızık ve geçim derdi,
• Havâtır (tehlikeli düşünceler),
• Kaza ve kader tecellileri,
• Sıkıntı ve musibetlerdir.

Bütün bu engellere karşı insanın hazırlıklı olması ve azimle sebat edip yolundan sapmaması lazımdır.

Rızık ve geçim derdini çözmenin tek yolu gayretten sonra tevekküldür. İnsan, rızkı verenin Allah Tealâ olduğunu bilmeli ve buna göre hareket etmelidir. Bu da gerektiği gibi çalışmak ve gerisini Cenab-ı Mevlâ’nın takdirine bırakmaktır. Ayrıca gönüldeki dünya hırsını da yok etmek gerekir.

İmam Gazalî rh.a. Minhâcu’l-Âbidîn adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Tevekkül sahibi olursan, rızk endişesiyle aşırı çalışmaktan kurtulup ibadet etmeye de vakit bulur, hayırlı işleri de hakkını vererek yaparsın. Tevekkül sahibi olmayan kişiyi, geçim derdi ve bunları yoluna koyma tasası Allah Tealâ’ya ibadet etmekten alıkoyar.

Sürekli geçim işleriyle meşgul olan kişi, zahiren ibadetten geri kalır. Kafasını geçim derdine takmış ve hep onu düşünüp hayal kuran ve çeşitli vesveselere kapılan kişi, kalbini ibadetlerine veremez.”

İnsanı kulluk vazifesinden alıkoyan hususlardan ikincisi de ‘havâtır’ denilen tehlikeli düşüncelerdir. Bunlar, sonu hayır mı şer mi olduğu bizim tarafımızdan bilinmeyen hususlarda, Cenab-ı Hakk’a ve ilâhi kadere itimadı sarsma riski taşıdığı için tehlikeli olma ihtimali bulunan düşüncelerdir. Bundan kurtulmanın yolu, gerekli tedbirleri aldıktan sonra neticeleri Allah’a havale etmektir.

Kalbin her zaman huzur içinde bulunması lazımdır. Zira işlerin tehlikeli ve kapalı olması, sonunun iyi mi, kötü mü olduğunun bilinmemesi, kalbin daralmasına ve insanın ızdırap çekmesine sebep olur. İnsan bir işin neticesinde başına iyilik mi kötülük geleceğini bilemez. Eğer bütün işlerini Allah’a havale ederse, sonuç ne olursa olsun, bilir ki başına iyilik ve hayırdan başka bir şey gelmeyecektir.

Kulluğa mani olan üçüncü husus ise, insanın başına kaza ve kader tecellilerinin getirdiği sıkıntılardır. Allah Tealâ herkesi farklı yer, şekil ve mertebelerde yaratır. İnsanoğlu bir diğerine özenir ve kendi halini sıkıntı olarak görür. İşte bu ve benzeri durumlardan kurtulmanın yolu, Cenab-ı Mevlâ’nın kaza ve kaderine rıza göstermektir.

İmam Gazali rh.a. kaza ve kadere iki sebep dolayısıyla rıza göstermek gerektiğini söylemiştir:

“Birincisi, ibadete fırsat bulabilmek içindir. Eğer insan Allah’ın takdirine rıza göstermezse, kalbi sürekli ‘Şu niye oldu, şu niye olmadı’ gibi sorularla meşgul olur ve kendisi de üzüntü duyar. Kalp bu gibi düşüncelerle ve üzüntülerle meşgul olursa, ibadet etmeye nasıl takat bulur?

İkincisi ise, Cenab-ı Mevlâ’nın gazabından kurtulmak içindir. Çünkü Allah’ın takdirine rıza göstermeyen kişinin Cenab-ı Hakk’ın gazabına uğrama tehlikesi vardır.”

İbadete engel olan dördüncü husus ise, başa gelen felaket ve musibetlerdir. Bundan kurtulmanın yolu da sabırdır.
Dünya meşakkatli bir yerdir. Nitekim bütün ibadetlerin bile temeli meşakkatlere sabır göstermeye dayanır. Dünya hayatının getirdiği sıkıntı ve mihnetlere sabır ise, kula hem dünyada hem de ahirette hayırlı netice sağlar.

Sabırlı olan kişi için kurtuluş ve başarı vardır. Düşmanına karşı muzaffer olur, muradına erer, derece bakımından diğer insanlardan önde olur. Eyyüb a.s. gibi, Allah’ın övgüsüne mazhar olur. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:

“Gerçekten biz Eyyüb’ü sabırlı (bir kul olarak) bulmuştuk. O, ne iyi kuldu! Daima Allah’a yönelirdi.” (Sâd, 44)

Kulluğun hakkıyla ifa edilmesine mani olan bu hususlar konusunda İmam Gazalî rh.a. şu tavsiyelerde bulunur:

“Cenab-ı Hak senin hayatını devam ettirecek ve ibadetlerini yapmanı sağlayacak rızkını vermeye kadirdir. O istediği her şeyi dilediği şekilde yapmaya kadir olan yegâne zattır.

Her saniye senin ihtiyacın olan şeyleri bilir. Bunları bilip kavradıktan sonra O’nun hakikat olan kefaletine ve doğru olan vaadine tevekkül etmek gerekir.

Böylece kalp huzura kavuşur ve Allah’a bağlanır. İnsan, fani birtakım sebep ve alakalardan ve kalbi onlarla meşgul etmekten uzak durur.”

Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...

Mübarek EROL • 143. Sayı / BAŞYAZI




15 Aralık 2010 Çarşamba

AŞÜRE GÜNÜNÜN FAZİLETİ


Bu günde mahlukatın yaradılmasından itibaren çok büyük hadiseler zuhur etmiştir:
bunlardan bağzıları şunlardır :Ogün;
__Semavat ve arz, arş, cennet, cehennem, gökler, yer, ay, yıldızlar, yaratıldı
Adem (A.S)yaratıldı., cennete girdi,tevbesi kabul edildi.
İbrahim (A.S)doğdu, ateşten kurtuldu.
Musa(A.S)Firavn'ün zulmünden kurtulup firavn helak oldu.
İdris (A.S)yüksek makama çıkarıldı.
Nuh (A.S)ın gemisi tufandan kurtulup karaya çıktı.
Süleyman A.S)'a saltanat verildi.
Yunus (A.S)balığın karnından kurtuldu.
Yusuf(A.S)kuyudan çıkarıldı. yahya (A.S)'ın gözleri açıldı
Eyüp(A.S)hstalıktan kurtulup şifa buldu.
yeryüzüne ilk yağmur (Allah'ın rahmeti)yağdı.
efendimiz(s.a.v)'in torunu H.HÜSEYİN (R.A)şehit edildi.ve kıyametin kopmasıda aşure günü olacaktır.imamı gazali mükaşefetül kulübtercümesi sahife 699
BUGÜNDE YAPILACAK DİĞER İBADETLER
Efendimiz (s.a.v)şöyle buyurmaktadır "kim kendinin ve aile efradının nafakasını geniş tutarsa, cenabı hakta senenin tamamında o kişinin rızkını genişletir"rumüzül ehadis sh446/5568
bazı zatlar "evde ihtiyaçbilhassa gıda maddeleri ogün alınınca evde sene boyunca eksikliği görülmez"demişlerdir.
efendimiz (S.A.V)şöyle buyurmaktadır
"her kim aşüre gününde müslümanlardan 10 kişiye selam verise, O kişi bütün müslümanlara selam vermiş gibidir" Şir'atül islam şerhi sh 217
"Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır.
"kim ki Aşüre günü zerre miktarı tasaddukta bulunursa, Cenabı hak ona "Uhut dağı" kadar sevap verir. ve kıyamet günü o sevaplar mizanına konulur."Şir'atül islam sh 217
Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmaktadır
"Aşüre günü boy abdesti alan, ölüm hastalığından başka hastalık görmez. o gün bir hastayı ziyaret eden bütün insanları ziyaret etmiş gibi olur .Aşüre günü bir kimseye su veren isyan etmemiş gibi afv olunur."ALİ EROL AŞÜRE RİSALESİ
diğer bir hadisi şeriflerinde:
"Aşure günü iki defa boy abdesti alan kişinin gözlerinde ebediyyen hastalık olmaz"Şir'atül islam-Riyazüz-salihin
yine efendimiz (S.A.V)şöyle buyurmuşlardır.
"kim ki Aşüre ggünü gusledecek olursa Anasından doğduğu gün gibi, cenabı hak onu günahlardan temizler."Şir'atül islam şerhi sh 218
Allah dostları bu işin hikmetini şöyle izah etmişlerdir.
"Aşüre günü bütün sulara zemzem suyu karıştırılır. bu nasıl olur ? denirse nasılki arzın bir cüzü olan insanoğluna bir damarından herhangi bir ilaç verilirse vucudundaki bütün kılcal damarlarına varıncaya kadar o ilaç ulaşır.
Aynı şekilde arzın damarları su kaynakları da birbirine bağlıdır. Aşüre günü vazifeli melekler tarafından arzın bütün sularına zemzem suyu sirayet eder.
ve ogün bütün sularda zemzem bereketi olur . Binaen aleyh o gün gusleden, sulardan içen bütün müslümanlar için Allah tarafından şifadır. ruhul beyan c.4 sh.83
Efendimiz(S.A.V)buyuruyorlarki;
"kimki akrabaları ile ilişkisin kesmiş iken Aşüre günü onları ziyaret ederse Allah'ü Teala ona Zekeriyya(A.S)ve İsa (A.S)ın nasibini verir.ve orta parmakla şehadet parmağının yakınlığı gibi cennette o iki peygamber Aleyhimüselam komşu eder. Şir'atül islam şerhi sh 217
Efendimiz (S.A.V) şöyle buyurmuştur.
"kim ki Aşüre günü Allah'ı anan bir topluluğa gider, onlarla 1 saat bulunursa,Onu cennetine koymak Allah üzerine haktır. Şir'atül islam sh 217
Efendimiz (S.A.V)şöyle buyurmuştur.
kim ki Aşüre günü eliyle bir yetimin başını mesh ederse,(okşarsa) cenabı Hak o yetimin başındaki saçının her bir teli için cennette yüksek dereceler verir."Şir'atül islam şerhi sh 218

"DUA VE İBADETLER FAZİLET NEŞRİYAT"

9 Kasım 2010 Salı

Gitmeyi Öğrendim Ben..Sonra Dayanamayıp Dönmeyi…



Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi.
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.

Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla…
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim…

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu…
Sonra da her insanin içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi…
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra…
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana…

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi…
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi…

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta…
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde…
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün…
Ve gerçeğin acı olduğunu…
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da “lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle, nede aklımla severim.
Olur ya…
Kalp durur…
Akıl unutur…
Ben dostlarımı, ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur…

MEVLANA(ks)

Buluttan bir damlacık indi denize. Enginliği görünce utandı.

Kendi kendine, "denizin karşısında ben de kimim ki..."

Onun varlığına göre ben yok sayılırım” dedi. Kendisini küçük gördüğü için sedef gönlünü açtı ona, bağrına bastı ve korudu. Kader onu o denli yüceltti. Naz ile besledi damlacığı sedef ki, sultanların tacına…

kondurdu sonra inci olarak...

Damla kendisini alçak gördüğünden yüceldi, yokluk kapısına kapılandığı için var oldu.

Şeyh Sadi-i Sirazi

1 Kasım 2010 Pazartesi

.:Diken Sevmek:..



“Yumrukla bir insanın İslamiyeti seçtiği görülmemiştir.
Karşındaki insanı sevmeyi öğreneceksin.
Sevilecek bir tarafını bulacaksın.
İyimser olacaksın.

Her insanın dikeni vardır, gülü vardır. Gülünü göreceksin, oradan seveceksin.

Sevdin mi yakalarsın bir insanı. Sevgi herşeyi halleder. İçiniz kamil bir imanla parıldadığı zaman, seversiniz. O iman o sevgiyi meydana getirir.
Sevgi dolu olur insan.
Allah'ın mahlukatını sever insan.

Yaratılanı Yaratan dan ötürü sevmeye başlar.
Yunus gibi çoşkunlanır insan.”


Prof. Dr. Es'ad Coşan (Rh.a)

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Rahmet Mevsimi Ramazan.......


O mu bize misafir, biz mi ona, pek bilinmez ama hoşgeldin der baş köşeye
otururuz. O bizi ağırlar, biz onu misafir ederiz. Biz onu tutarız, o bizi bırakmaz.
Seven kim, sevilen kim? Sevgili Ramazan, hoşgeldin Sevgili'den , hoşbulduk Sevgili'ye.- Muhterem müminler, Allah'a hamd , O'nun hak ile gönderdiği elçisine salât ve selam olsun ki, ayların
sultanına erdik. Bu sultanı Cenab -ı Mevlâ bize bahşetti ki, az bir gayret gösterelim de, Muhammed aleyhisselatü vesselam ümmetine selamet vesilesi olsun. Anlatılır ki, müslümanlarla mecusilerin komşu oldukları bir topluluk varmış.
Ramazan ayı geldiğinde mecusilerden biri, müslüman komşularına hürmeten açıkta bir şeyler yiyip içmezmiş. Hatta bir gün sokakta elinde bir şeyler yemekte olan oğlunu azarlayıp kulağını çekmiş. Senin hiç mi hürmetin kalmadı? Bu ay Ramazan'dır.
Müslümanlar bu ayda oruç tutarlar, demiş. Bu mecusi fani dünyadan göçüp Hâlık'ına döndükten sonra, bir müslüman onu rüyasında görmüş. Ne haldesin, demiş.
Cennetteyim, halim-keyfim yerindedir hamd olsun, diye cevap almış. Nasıl olur, sen mecusi değil miydin, diye sormuş müslüman . Dinle, demiş mecusi , melek canımı almaya geldiğinde, yücelerden bir ses geldi, o kulumun canını mecusi olarak almayın, Ramazan'a hürmetinden dolayı ben de ona müslümanlığı bahşettim...
Ey cemaat, bu bir darb -ı meseldir. Peki yağmurun altına kendi rızasıyla atılanın hali nedir?
Sırılsıklam olur, üzerinde tozdan eser kalmaz. Rabbim'in emri başım üstüne deyip, Ramazan'a hürmet eden de elbet rahmet yağmurundan ıslanır, kalp aynası tozdan kirden temizlenir. Fırsat kapımızı çaldı. Onu güleryüzle karşılayalım, güleryüzle uğurlayalım ki, gittiği yerde bizi güleryüzle anlatsın. Cenab -ı Rabbü'l - Alemin'in gönderdiği misafire iyi davrandı, başının üstünde tuttu, Allah da onu cennetinde misafir etsin, desin.
Oruç, açlık demek değildir. Görünürde açlık-susuzluktur, hakikatte ise dinini-diyanetini, arzusunun, hevesinin önüne çıkarmaktır. Arzu da, heves de Allah'ın kuludur. Biz de kuluz. Kulun kula kulluğu yakışır mı? Haysiyeti olanın kulluğu yalnız Allah'adır. Bağlarımızdan kurtulmak, hürriyete, selamete ermek için fırsat önümüzdedir, kıymetini bilelim. Ramazan geldi. Ne hoş geldi. Daha bir kalabalık olduk gelişiyle, daha neşeli, daha sıcak, fırından yeni çıkmış pide gibi. İftarlık pide gibi.
- Taze bunlaar ! Gönül yakmazsa para yok.
İlk akşamdan çalar kapımızı Ramazan, çalar kapıları. İpek atlas rengârenk giysileri, elinde defi:
- Cümbüş başladı dostlar, haydi düğün evine, haydi teravihe. Gelini almadan önce biraz coşmak gerek. Koşmak, oynamak gerek. Haydi nineler, haydi dedeler, çocuklar, büyüdüğünü zannedenler, babasının beşiğini tıngır mıngır sallayanlar.
Haydin namaza.
. . .
Sokaklar cıvıl cıvıl , ışıl ışıl . Büyük sesler, küçük sesler, ayak sesleri, hoplayan, zıplayan... Gürültü mü, melodi mi, ehli kulağa sır değil.
- Bey , yarın da şu camiye gitsek.
- Gideriz inşallah.
- Oğlum kaldırımdan yürü.
- Baba önce hangi meleğe selam verecektim?
- Sağdakine .
- Soldaki küsmez mi?
- Küsmez küsmez .
- Kızım elimi bırakma!
- Memed niye tutmuyor?
- O büyük.
- Ooo Rıfkı Bey, hayırlı ramazanlar.
- Siz de hayrına eresiniz inşallah.
- İlk iftarda bizdeyiz komşu, sizi de bekliyoruz.
- Olur . Salıya da bizde buluşuruz.
. . .
Düşer milletin önüne Ramazan, defiyle Allah der, yol gösterir. Kandil olur, fener olur. Camiler dolar taşar. Camiler coşar taşar.
- Hanımlar biraz sessiz olalım.
- Diyene bak, hoca sussa hepsi konuşacak...
- Çocuklar koşmayın, yerinize oturun.
- Elinde koku şişesi camiyi dolaşan sensin ama amca.
- Haklısın valla. Uzat elini. Kokular sürülür eller üstüne, öpülesi eller koku saçar. Omuzdan omuza, dizden dize, gözden göze nur akar. Allahım biz dışımızı süsledik, sen lütfunla içimize güzellik ihsan eyle.
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve sellim...

Semerkand Dergisi

30 Haziran 2010 Çarşamba

Göz Kalbin Elçisidir…


Göz kalbin elçisidir…
Göz kalbin elçisidir… Onun tarafından görevlendirilir. Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa memnuniyet duyar. Fakat göz çoğu defa kalbin başını belaya sokar. Zira öyle güzelleri haber verir ki, ne hepsini elde etmeye , ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter…
Bakışlarını ’ ın izni haricinde salıverenlerin hasretleri devamlı olur. Çünkü bakmak sevgiyi doğurur ve kalp bir alakaya sahip olur. Sonra bu alaka kuvvetlenir; vurgunluk derecesine varır. Ve kalbi kaplar. Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalpten ayrılmayacak bir sevgi halini alır. Artık kalp köle olmuştur ve layık olmayana kulluk yapmaya başlar. Bütün bunlar bakmanın cinayetleridir…
Bir kral iken şimdi bir esirdir o…
Kalp düştüğü haller için, gözden dert yanar. Göz ise: “Ben senin memurundum. Bana görev veren sendin.” der…
Bütün bunlar, ’ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalplerin belasıdır…
Kalp’ı sevmek için yaratılmıştır.
Bu yüzden, sevgilisi “O” değilse kulluğu başkasınadır…
İbn-i Cevzi

11 Haziran 2010 Cuma

Abdulhalık Gucduvani Hazretlerinden Nasihatler



Abdulhalık Gucduvani Hazretlerinden Nasihatler
*Vasiyet ederim ki sana ey oğul;

*Bütün hâllerinde ilim, edep ve takvâ üzerinde olasın!..

*Geçmişlerin eserlerini oku, ehl-i beyt ve ehl-i sünnet vel-cemaat yolundan git!

*Fıkıh ve hadîs öğren ve câhil sofîlerden bucak bucak kaç!

*Namazlarını, mutlaka cemaatle kıl!

*Kalbinde şöhrete meyil varsa imam ve müezzin olma!

*Şöhretten gücünün yettiği kadar uzaklaş! Şöhrette âfet vardır. Makamlarda da gözün olmasın; dâima kendini aşağılarda tut!

*Tâkat getiremeyeceğin işe kefil olma!

*Halkın seni alâkadâr etmeyen işlerine karışma!

*Fâsık idarecilerle düşüp kalkma!

*Her hususta dengeyi muhâfaza et!

*Ölçüyü kaçırıp güzel ses dinlemeğe fazla kapılma ki, ruhu karartır ve sonunda nifak doğurur. Böyleyken güzel sesi de inkâr etme ki, onunla ezân ve Kur’ân, ruhları ihyâ eder.

*Az ye, az konuş, az uyu; ve gâfillerden ve ahmaklardan arslandan kaçar gibi kaç!

*Fitne zamanları yalnızlığı tercih et, menfaati icâbı fetvâ vererek dînin hafife alınmasına sebep olanlardan, mağrur zenginlerden ve câhillerden uzak dur!

*Helâl ye, şüpheli işlerden sakın ve evlenmede takvâya dikkat et. Aksi hâlde dünyaya bağlanır ve o uğurda dînini zedelersin...

*Çok gülme; hele kahkahayla gülmemeye dikkat et! Çok gülmek kalbi öldürür. Fakat tebessümü de elden bırakma. Zîrâ tebessüm sadakadır.

Herkese şefkat gözüyle bak ve kimseyi hakîr görme!

*Kendi dışını aşırı bezeyip süsleme; zarif ve sade giyin. Zîrâ sırf dışa aşırı itina, iç haraplığından gelir.

*Münâkaşa etme, kimseden bir şey isteme, müstağnî kal, kanaatle zengin ol, vakarını koru!

*Sende emeği olanlara ve seni terbiye edenlere karşı vefâkar ol, malınla ve canınla onlara hizmet et ve onların hâli ile hâllen! Onları kınayan gâfiller felâh bulmaz. Dünyaya ve dünya ehli olan gâfillere meyletme!

*Gönlün dâima mahzûn, bedenin kulluğa güçlü, gözün yaşlı ve kalbin rakik (ince) olmalı. İşin hâlis, duân ilticâ ve libâsın (elbisen) mütevâzî, yoldaşın sâlihler, sermayen zahirî ve batınî (dış ve iç) din ilimleri, evin mescid ve yakının Allâh dostları olsun!..”.

RABBİM ŞEFAATLERİNE NAİL EYLESİN.

17 Nisan 2010 Cumartesi




YÂR AĞYÂRSIZ, GÜL DİKENSİZ OLMAZ!

Allah’ın aşkı ile mest olanların indinde kahır ile lûtfun arasında mesafe kalır mı? Yani her iki tecellî de onların indinde eşittir. Öyle ki cemâl ve celâl görünüşü, hakîkatte aynı nûrun ayrı ayrı şanla tezâhürü sayılmaz mı?
Büyüklerden biri der ki: “Bu âlem halkı iki kısım olsa ve biri güzel kokular sürüp beni zevk ve rahata salsa; diğeri ise beni makaslarla kırpsa, bu iki fırka da nazarımda birdir.”
Bir sarhoş bile içkinin verdiği mestlik hâli yüzünden, nerede olursa olsun, kaldığı ve yattığı yeri ayırt etme ve etrafı görecek göze sahip olmazsa, Allah aşıkları ki, sevginin rengine batmış ve boyanmışlardır, Sahip’ten gayrı bir şey nasıl görürler? Onlar, her hal ve karda memnun ve hoşnutturlar. Çünkü alış-veriş Dostla’dır. Başka neyin kıymeti abilir?
Muhabbet tufanından gönül boyunlarına gerdanlık takmış olup aşk aleminin sıkıntısını çekenler şöyle der: “Kim ki sıkıntının karşılığını görürse, ondan kurtulmak istemez. Çünkü hâlis altın, ateşle denenir. Salih insan ise musîbetle imtihan edilir”
Âşıklardan başka herkes belâdan kaçınır. Âşıklar, ne kendilerine ulaşan belâdan kaçınır ne de menfaatlerinin peşinden koşarlar. Evet, kendisini unutmuş olan kimse menfaat ve zararının ne olduğunu nereden bilsin? Boşluğun anlamını bilmeyen kişi, boşluğun var mı yok mu olduğunu nereden bilsin?
Herkesin aşkın verdiği baş ağrısına dayanacak gücü yoktur. İncinmiş bir âşığı gördüler, ona, “Sana ne oldu?” diye sordular. O da feryat ederek:”Doktor beni hasta etti. Doktor beni hata etti” dedi.
Aşk, Hz. Mevlana’ya: “Beni asıl öldüren Rabbimin bir benzeri olmayan lûtfudur” sözünü söylettiği gibi, “Ya Rabbi, ben senin kahrına da aşıkım” ibâresinin açıkladığı mutlak teslimiyeti de gösterir.
Hz. Mevlana buyurur ki: “Sevgili senin belâ ve cefâya sabretmeni isterse, bundan sıkılma; çünkü o, belâlar içinde sana bûseler verir. Hazine yılansız, yâr ağyârsız, gül dikensiz olmaz!”
Üzüm koruk iken, yine üzüm olduğu halde, yenmez. Halbuki tatlılaşınca, hem lezzeti hem de gıdası bakımından çok değerli olur. İnsan da ham iken, nefsâni zaafları yüzünden etrafı eziyete saldığı halde, yine aynı insan, olgunlaşıp tekamül edince, sabrı ile fedakar, hilmi ile vefakar, muhabbeti ile affedici ve müsâmahakâr olarak hemcinsine bir hâmî, bir sığınak kesilir. Başkalarının acılarını kendinde duyan, neşelerinde saadet bulan gerçek bir dost olur. Bu yüzden de, çileler, manen ilerlemeyi sağladığı ve insanı tekamüle götürdüğü için hor görülmeyecek bir nimet değil midir?
Çileweb / aydemirnur

9 Nisan 2010 Cuma

SEN DOĞRU OL,KEM BELASINI BULUR( Allah(cc) göründük görünmedik, bilindik bilinmedik herşeyin sahibidir...)



Dervişin biri eski İstanbul sokaklarında :

-Sen doğru ol kem belasını bulur.Sen doğru ol kem belasını bulur.'Diye diye dolaşıyormuş.Padişahın biri tebdil-i kıyafet çarşıda gezerken dervişin sözlerini duymuş,ilgisini çekmiş ve dervişe :

-Hergün sarayıma gel seninle muhabbet ederiz 'demiş.

Dervişimiz ertesi gün ......

Sarayın kapısına gitmiş padişahın karşısına çıkarılmış sohbet muhabbet zaman geçmiş saraydan ayrılırken padişah dervişin cebine bir altın konulmasını emretmiş.

Sarayın dışında dervişimizi takip eden sahte derviş kılıklı biri yanına yanaşmış ,

-Ya arkadaş ,Padişah seni neden saraya davet etti ?Derdi neymiş?'falan filan bir yığın sorgu suale tutmuş.Her gün bir altın aldığını da öğrenince.'Onun yaptığı işi ben de yaparım' diye düşünmüş.Sormuş,

-Ya kardeş, hergün ben de seninle gelsem rahatsız olmazsın değil mi?' demiş belki Padişah bana da bir altın verir çoluk çocuğum nasiplenir.'
İyi dervişimiz:

-Padişahım kabul ederse neden olmasın sende gelirsin tabii 'demiş.

Gel zaman git zaman padişah her muhabbet sonrası bir ona bir öbürüne birer altın verdirir olmuuuş.
Sahte derviş bir sabah gerçek dervişimizi çorba içmeye davet etmiş.Garsona da gizlice arkadaşının çorbasına bol sarmısak koymasını tembihlemiş.Gerçek dervişin

-Padişah'ımla muhabbet ederken kötü kokarım 'sözlerine sözüm ona çare de üretmiş

-ağzına mendil tutarsın kardeşim 'demiş.O gün aynen böyle olmuş bizim derviş ağzını mendille örterek padişahla söyleşisini sürdürmüş.Bu arada sahte derviş fırsat bulduğunda Padişahın kulağına eğilip,

- efendim arkadaşım ağzını mendille neden kapatıyordu biliyormusunuz ,ağzınız kokuyormuş o kokuyu duymamak için' demiş.

Padişah çok sinirlenmiş çağırın o dervişi demiş. gerçek dervişimize sarayın fırıncısına verilmek üzere bir pusula vermiş ve ,

-Al bunu fırıncıya götür' demiş.okuma yazması yok tabii tam kapıdan çıkıp fırıncıya gidecekken sahte derviş :

-İstersen ver o pusulayı ben götüreyim fırıncıya , belki Padişah ekmek lütfetmiştir çocuklara götürürüm senin ekmeğe ihtiyacın mı olur?' demiş.

Onunda okuması yok,pusula böylece sahte dervişin elinden fırıncıya ulaşmış.fırıncı kağıtta yazılan 'bunu sana getireni kızgın fırına at' emrini hemen yerine getirip sahte dervişi küt ,alev alev yanan kızgın fırına yollamış.Ertesi gün gerçek derviş yine saraya gelmiş.Padişah şaşırmış:

- Hayrola sen dün fırıncıya gitmedinmi ?'diye sormuş..Derviş de olanları birbir anlatmış.Padişah dervişin kulağına eğilmiş:

-SEN DOĞRU OL ,KEM BELASINI BULUR 'demiş..."İktibas

Tebessüm Ama En İçteniyle...


Bir Tebessüm Deyip Geçmeyin

“Kardeşine bir güler yüz göstermek kadar bile olsa, hiçbir iyiliği küçümseme.” (Hadis-i şerif, Müslim; Tirmizî)
İslâm, insan ahlâkını mükemmelleştirmek için gönderilmiştir. Günlük işlerden ibadetlere kadar uzanan işlerimizin tümünde, dinimiz bizi bir ideale yönlendirir. Allah Rasulü s.a.v.’in müminleri sürekli olarak iyiliğe teşvik etmesi de bundandır.
İyilik yapmak anlamındaki ‘ihsan’ ve ‘infak’ çoğu kez birlikte kullanılan kelimelerdir. Fakat ‘ihsan’ maddi-manevi her türlü iyiliği kapsarken, ‘infak’ ise sadece maddi yardımda bulunmayı kapsar. İnfak iyilikte bir bölüm iken, ihsan bütün iyilikleri içine alan daha geniş bir kavramdır.
‘İhsan’, iyi şeyler yapmak, güzel yapmak, kaliteli ve seviyeli yapmak anlamındadır. Müslüman kimse her işinde ‘ihsan’ seviyesini yakalamayı ilke olarak benimsemiş kişidir. İşlerin ve tutum davranışların ‘ihsan’ seviyesine ulaşması, temelde inanç ve davranış olarak en güzeli ortaya koyma niyet ve gayretine bağlıdır. Bu da hiçbir işi baştan savma, oluruna, kolayına kaçarak yapmak gibi tembel ve kolay bir tercihle değil; aksine her şeye hakkını verme, güzel yapma, en mükemmeli ortaya koyma disiplini ile gerçekleşir.
En güzeli ortaya koyma niyet ve gayreti, işi ehline verme, ehli olmadığı işi üstlenmeme, üstesinden gelemeyeceği, güzelce yapamayacağı işi, sırf bu sebeple terk etme tavrını da beraberinde getirir. O halde müslüman, sürekli mükemmele ulaşma peşinde olan insan olarak yerini almalı ve bunu Allah katındaki kıymetinin değişmez ölçüsü olarak bilmelidir. Zira Allah Tealâ “İyiliğin karşılığı iyilikten başka bir şey değildir.” buyurmuştur. (Rahman, 60)
‘İhsan’ın ana esaslarından biri büyük küçük demeden iyiliği bütün olarak sahiplenmektir. Bu İslâm’ın temel özelliklerinden biridir. Bir çıkar beklentisinden uzak olmak ve yaptığını sırf Allah için yapmaktır. Açıkçası kimseden bir şey beklemeden faydayı ve iyiliği topluma yöneltmektir. Bunun da sürekli ve dönülmez bir şekilde olması gerekir. Çünkü infakta bulunmak, hayır işler yapmak kadar, bunlara devamlılık sağlamanın, uzun ömürlü kılmanın yollarını aramak da önemlidir. ‘İhsan’ ancak bu çaba ve bilinçle gerçekleşebilir.
Yazımızın başında Türkçe karşılığını verdiğimiz hadis-i şerifteki “Kardeşine güler yüz göstermek kadar da olsa hiçbir iyiliği küçümseme” ifadesi, bu iyiliğin seviyesini ve devamlılığını belirtir niteliktedir.
İyilik yaparken dikkat edilecek özelliklerden biri de ihtiyaç ve zamanlamadır. Bu, niyet kadar önemlidir. Bu yüzden en acil ihtiyacı karşılamak esas olmuştur. Zamanlama ise müslümanın daima ihsanda bulunmaya, iyilik yapmaya hazır olması ile gerçekleşebilecek bir özelliktir. Bu zamanlama bilinci, müslümanı gerektiği her yerde iyilik yapmaya teşvik edecektir. Yukarıdaki hadisi bir de bu noktadan okuduğumuzda, hiçbir iyiliği küçük görmemek ve o anda tebessüm gerekiyorsa tebessüm etmek anlamı ortaya çıkar. Bu da müslümanın iyiliğe karşı hazır olmasıyla, sürekli ve dönülmez bir şekilde ‘ihsan’ elbisesini giymiş olmasıyla gerçekleşebilir.
Dinimizin belirlediği sınır dahilinde iyiliğin şartlarından birisi de yeterliliktir. Bir ihtiyaç sahibine yapılacak iyiliğin, sadaka ve yardımların yeterli düzeyde olması gerekir. Atalarımız “verdin mi doyur” derken bu noktaya dikkat çekmişlerdir. Fakat yine hadis-i şerife dönecek olursak, hiçbir iyiliğin küçük görülmemesini tavsiye eden Allah Rasulü s.a.v. iyilik yapma anlayışının insanlar arasında yaygınlaşmasını amaçlamış ve bu yüzden bir tebessümün bile iyilik dairesinde değerlendireceğini belirtmiştir.
Önemli alimlerimizden Kadi Iyaz rh.a. bu hadisi açıklarken şunları söylemiştir: “Burada, az olsun, çok olsun hayırlı işe teşvik vardır. Buna göre mümin asla iyiliği küçük görmemelidir. Nitekim Allah Tealâ buyurmuştur: ‘Kim zerre miskal bir iyilik yapsa, karşılığını görecektir.’(Zilzal, 7). Bu hadisten müslümanların güler yüzlü olmalarının sevaba vesile olacağı da anlaşılmaktadır. Bizim için Allah Rasulü s.a.v.’in ahlâkı ve tavsiyeleri yeterlidir Nitekim Allah Tealâ ayet-i kerimede buyurmuştur: ‘Eğer sen kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi.’ (Âl-i İmran, 159)”
Hayatı Hz. Peygamber Efendimiz’in yolunca yaşamak, müslümanlar için hem bir ideal, hem bir görev hem de büyük mutluluk vesilesidir. Allah Rasulü s.a.v.‘in yaşadığı Saadet Asrı ile günümüz arasında farklar vardır. Fakat bu farklılıklar günlük hayatımız için Sünnet’ten alacağımız ölçülere engel değildir.
Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeksizin sırf iyilik niyetiyle yapılan ve peşin faydasını fertlerin ya da toplumların gördüğü iyilik, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerdendir. İyilik olsun diye, Allah rızası için yapılan her şey sadaka ve ihsan niteliğindedir. Güler yüzden tatlı sözden tutun da, aile mutluluğuna katkıda bulunmak için erkeğin eşinin ağzına bir lokma uzatması da ihsan ve iyiliktir. Yani ibadettir.
Kısaca, iyilik yapmak ve iyilikte süreklilik müslüman olarak bizlerin ideali olmalıdır. Geçmişten günümüze kalmış hayır müesseseleri ve çok çeşitli vakıfların her biri bu idealin birer örneğidir. Böylece sürekli iyilik anlayışı, müminlerin kendi aralarında iyilik yarışına vesile olur ve bu sayede insanlarda iyilik ideali hakim olur.

Selim GÜNEŞ /Semerkand

1 Nisan 2010 Perşembe



Gönül Yapmak, Gönül Yıkmak
Kalb başkadır, gönül başkadır. İkisi bir şey değildir. Kalb nasıl insanda ise, gönül de kalbdedir. Amma, şerefte, büyüklükte; gönülden daha şerefli, ondan daha büyük, ondan daha değerli bir yaratılmış yoktur.
Resulullah s.a.v Efendimiz bir hadis-i şerifinde söyle buyurdu ;
"Allah ilk önce Muhammed 'in nurunu yarattı; Allah, ilk önce Muhammed'in ruhunu yarattı.."
İşte yaratılma sırası bundan sonra gönüle gelmiştir.
Gönül dedikleri; şekli belli, rengi belli, yeri belli bir şekilde tasavvur edilemez. Anlatmakla, misal getirmekle de olur şey değildir. O, kalbin köşelerinden bir köşedir. Kalb ilahi tecelli geldiği zaman, o gönül titremeye baslar. Titrerken de, Yüce Allah’ın o gönüle ikramı ve ihsanı olarak tecelli halinde özel bir hediye ihsan eder. O titrediği sırada, ilahi hediye, o gönülde kendisi için ayrılan bir an içinde olur biter. Gelen hediye; yumurta seklinde bir cevher şişe gibi olup içi nur doludur.
Gönül onu elinde tutar gibi, tutar durur. O gönül sahibine bir kimse, bu halde iken rastlasa ve nasıl olacaksa gönlünün hoşlanacağı bir şeyle gönlünü hoş etse, o anda o kimseye veya gönüle; Sana ikram olarak vereceğim bundan başka bir şeyim yok . der. Ve o ilahi ihsan olan cevheri o kimseye verir ve onun mülkü olur. Sonuna kadar onunla kalır; ne biter, ne de tükenir.
İşte; falan kimse gönül yaptı, gönül aldı, dedikleri budur.
Her iki kimseden de, Allah razı olur. Hem gönül yapandan, hem gönül alandan. Gönül yapandan, gönül yaptığı için razı olur. Gönülden ikram edip ilahi hediyeyi verenden dahi, o kimsenin içten ve dıştan hayat bulmasına sebep olduğu için razı olur.
O rast gelen kimse ahlaksızlık, Allah korusun başarısızlık sebebi ile o gönüle dokunsa da, o gönül kırılsa. O gönül, elinde tuttuğu ve koruduğu ilahi hediyeyi bırakacak olsa, O cevher şişe, üst kattan mermer taşa yumurta düşer gibi düşer. Düştüğü anda dahi bin parça olur; içindeki nurlar da dökülür.
O kırılan parçalardan biri sıçrayıp o gönüle dokunan adamın kalbine saplanır. İşte, batıni hastalıklar, bundan hasıl olur.
Allah korusun; öldürücü zehir gibidir. İçten ve dıştan, insanın her türlü helakine sebep olur.
İşte; falan kimse gönül yıktı ve gönül yıkıntısına uğradı, dedikleri bu manayı anlatır.
Bu iki kimseden de Allah razı değildir. Gönüle dokunandan razı değildir; çünkü, Allah'ın ulu dergahı olan gönüle dokunmuştur. Kırılan gönülden de razı değildir; çünkü, gönlüne sahip olamamıştır.
“Belanın en şiddetlisi Peygamberleredir; sonra da Evliyaya, sonra da sırası ile . . .” hadis-i şerifindeki manayı düşünememiş, kırılmıştır. Karşı tarafında; içten, dıştan harap ve helak olmasına sebep olmuştur.
Şair ne der ;
Cihan bağında ey aşık, budur maksud-i insü cin;
Ne senden kimse incinsin, ne sen bir kimseden incin.
Şu mana gizli olmamalı ki; Yüce Allah'ın tecellisine yer olan kâmillerden sayısız kimseler, bu türlü ilahi ihsanı ve rabbani bahşişi almaktadırlar.
Allah'a yemin olsun; Allah hakkı için bu aldıklarını özellikle ehline, genellikle de Muhammed ümmetine verirler.
Bu yoldan da, içten ve dıştan kainatın devamına ve canlı durmasına sebep olmuşlardır. Cenab-ı Hak ihsanları ile insanları gölgeleri altına alan, manevi feyizleri yapanlardan bütün Muhammed ümmetini uzak eylemesin.
Bundan sonra, o hediye edilen ilahi ihsan, melekler vasıtası ile toplattırılır.
Allah korusun, bir yere yer edeceği zaman, melekler; saklı tutulan o ilahi cevherin içinde bulunan nurdan bir parça alırlar. O kırılan parçanın yerleşeceği yere daire çevirirler. Allah'ın izni ile, o zatın hürmetine perde olur. O yer, gelecek musibetlerden korunur ve emin olur; ahalisi de selamet bulur. O nur da hiç tükenmez.
Bir kimse, hiç kalb kırmadan gönül yapmayı başarır ise; o ilahi hediyenin bir tanesini almaya gönül sahibi birinden almayı başarır; içten ve dıştan ihya olur. Bu dünyada ve ahrette cümle sıkıntılardan ve afetlerden selamet bulur. Daima Allah’ın rızası yolunda olur.
Allah, cümlemizi kalb kırmayıp gönül yapanlardan eylesin.

Miftah'ul Kulûb’dan alıntı

31 Mart 2010 Çarşamba

Ağyâr Derdiyle Yâr’dan Uzak Kalmak


“Hak ile beraberlik için ağyârdan/masivâdan kurtulacağın ânı gözetlemek, beyhûde bir bekleyiştir. Bu hal, hakikatte seni yâr ile beraberlikten alıkoyan gizli bir tuzaktır. Sen sen ol da, O seni nerede ve hangi halde bulunduruyorsa, orada O’nunla olmanın hazzına var ve hâline bürün!” İbn Atâullah el-İskenderî –kuddise sirruh-
Şu kesret âleminde, meşgaleler anaforunda, bir o yana, bir bu yana savrula savrula, ayakta durmaya çalışan bir insan, esasen ne acınacak bir haldedir! Her şeye bir ilmek atarak, örümcek misali kendi etrafında bir ağ ören ve sonra da bu esaretini görmeyip, kendini güvende hisseden bir kimse, ince düşünülürse ne şaşkın bir varlıktır! Hak’tan gayri var zannedilen dayanak ve dostlukların gerçekte bir sığınak ve barınak olamayacağını Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurur:
“ALLAH dışında başka dostlar, başka dayanaklar edinenlerin durumu; ağdan örülmüş bir yuva edinen örümceğin durumuna benzer. Hiç kuşkusuz en dayanıksız ev, örümcek yuvasıdır. Onlar keşke bunun bilincine erselerdi.” (Ankebût Sûresi, 41)
Gaflet, hakikatten habersiz yaşamaktır. Gafletin devamlılığı akıl, idrak ve basiretin kapanması ve insanın şu âlemde körebe oyunu misali bir hayat sürmeye mahkûm olmasıdır. Üstat Necip Fazıl’ın ifadesiyle:
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum,
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
Gafleti doğuran ve çoğaltan unsur, genel anlamda “ALLAH dışındaki her şey” diye ifade edilen “mâsivâ” ise de, özel anlamda meşgalelerimizdir.
Evlâd ü ıyâl kaygısı, mal-mülk sevdâsı, maişet derdi, oyun-eğlence tutkusu, dost ve arkadaş ilgisi gibi daha nice meşguliyetler vardır ki, insanı çoğu zaman Hak’tan gafil kılar. İbn Atâullah işte tam bu hususa dikkat çekerek, bu meşgalelerden bir gün kurtulup da Hakk’a döneceğini düşünen insanın, gerçekte kendini aldattığına işaretle: “Bu bekleyiş beyhûde bir bekleyiştir. Sen sen ol da, içinde bulunduğun her hal ve durumda Yâr-i hakiki olan Mevlâ ile olmanın yolunu bul” tavsiyesinde bulunur. Zira hayat devam ettikçe meşgale bitmeyecektir. Yarın diyen de kaybedecektir.
Rabbimiz kulunun kendinden kopmaması gerektiğini her fırsatta vurgular. Nimetler, musibetler, zinetler, ihtiyaçlar hiçbir zaman Hakk’a perde değil, tam aksine O’nunla beraberliğe hem birer vesile, hem de sebep olmalıdır. Şu âyetler tam da bu konulara dikkat çekmektedir:
“O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı” (Tekâsür Sûresi, 1)
“Ey iman edenler, ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizleri ALLAH’ı anmaktan alıkoymasın! Her kim öyle yaparsa, İşte onlar, hüsrana düşenlerdir.” (Münâfikûn Sûresi, 9)
“Öyle erler vardır ki; ne ticaret, ne alış-veriş onları ALLAH’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar gönüllerin ve gözlerin döneceği günden korkarlar.” (Nûr Sûresi, 37)
Mü’minin etrafında döndüğü odak nokta, mal-mülk değildir, evlâd-ü ıyâl değildir, zevk u safâ değildir; fakat mü’min bu meşgalelerden kopuk da değildir. Esas olan şudur: Mü’min insan, ALLAH’a bağlılığı ana merkez kabul etmiş ve her şeyi de O’na göre konumlandırmış kişidir. ALLAH’tan kopunca savrulacağının farkındadır. Zihin dünyasının karmaşıklığı, duyguların anaforu, ilgi ve ilişkilerin rastgeleliği, gönül dünyamızda ALLAH’a bağlılığın merkez ilgi odağımız haline getirilemeyişindendir.
Kâmil bir kulluk için meşgalelerden kaçmak gerekmiyor, onları askıya almak da gerekmiyor. Hayatın içinde, ama Mevlâ’dan kopmadan ve hatta tüm varlık ve hâdiseleri O’nunla beraberliğe bir vesile kılarak, Hakk’a kurbiyetin manevî lezzetini tadabilmenin yolunu bulmalıdır. Zira Yâr’ı ağyârsız aramak, dikensiz gül aramak gibidir, denilmiştir.
Hayat takvimimizin son yaprağını bilmiyoruz. Gündüzün vazifesini geceye, gecenin sorumluluğunu gündüze ertelemek, bir aldanış ve gaflet işaretidir. Sehl bin Abdullah el-Tüsterî’ye sordular:
“-Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur yüzü görür?” Buyurdular ki:
"-İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”
Darlıkta ve bollukta, sıhhatta ve hastalıkta, hulasa her halde Mevlâ’ya yönelebilmek ve kazançlı çıkmak mümkündür. Hangi hal, hamd ve şükür istiyor, hangi durum sabrı, tevekkül ve rızayı gerektiriyor basiretle keşfedebilmelidir. Günaha düşülünce istiğfara yönelmeli, musibete düçar olunca, dua ve sabra sarılmalı, her bir nimet için de şükür duygularımızı Rabb’e sunabilmelidir. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân radıyALLAHu anh’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sallALLAHu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular:
“Mü’minin durumu gıbta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir.
Böylesi bir özellik sadece mü’minde vardır: Sevinecek olsa, şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa, sabreder; bu da onun için hayır olur. ” (Müslim, Zühd 64)
Hülâsa, ağyârla meşguliyetimiz bizi Yâr’dan koparmamalıdır.
El-Hikemü’l-atâiyye’den