11 Mayıs 2018 Cuma

Ramazan, Rahmet ve Kurtuluş Ayıdır

Mü­ba­rek ve fa­zi­let­li bir ayın, Kur’an ve oruç ayı­nın sa­adet göl­ge­si üze­ri­mi­ze düş­müş bu­lu­nmak­ta­dır. Bu ay, yü­ce Al­lah’ımı­zın in­san­lı­ğa ar­ma­ğan et­ti­ği şe­ref­li ki­ta­bı­mız Kur’ân-ı Ke­rîm’i in­dir­di­ği ay­dır. O Kur’ân-ı Ke­rîm ki in­san­lı­ğa şi­fa ve rah­met, me­de­ni­yet­le­re reh­ber­dir. Za­man ve me­kâ­na ör­nek­tir. O Kur’ân-ı Ke­rîm ki müs­lü­man­la­rın ha­yat nu­ru­dur. Gö­ren gö­zü, işi­ten ku­la­ğı ve ça­lı­şan kal­bi­dir. Al­la­h Azî­müş­şan’dan bir ba­ğış, Pey­gam­ber Efen­di­miz’den (s.a.v) bir müj­de­dir.
Evet, Kur’ân-ı Ke­rîm, tav­si­ye, emir ve ya­sak­la­rıy­la gö­nül­le­ri sa­ade­te, hak­ka ve hi­da­ye­te ka­vuş­tur­mak için bu ay­da in­di­ril­miş­tir. Böy­le­si­ne mü­ba­rek bir baş­lan­gı­ca şa­hit­lik eden bu ayın adı, Al­lah in­din­de ra­ma­zan­dır. Ra­ma­zan öy­le bir ay­dır ki, için­de bin aya be­del bir ge­ce olan Ka­dir ge­ce­si sak­lı­dır.
Bir gün bir grup sa­hâ­bî, Pey­gam­ber Efen­di­mi­z’e gi­de­rek, “Yâ Re­sû­lal­lah, geç­miş ta­rih­ler­de uzun ömür­lü üm­met­ler­den bir adam, Al­lah yo­lun­da bin ay sa­vaş ya­pa­bi­li­yor­muş. Bin ay, sek­sen kü­sur se­ne edi­yor. Biz bü­tün öm­rü­mü­zü har­ca­sak, bu ada­mın sa­de­ce o se­va­bı­na eri­şe­mi­yo­ruz” der­ler. Bu­nun üze­ri­ne Rab­bü’l-âle­min,
“Biz, o Kur’an’ı Ka­dir ge­ce­sin­de in­dir­dik. Sen, Ka­dir ge­ce­si­nin ne ol­du­ğu­nu bi­lir mi­sin? Ka­dir ge­ce­si, bin ay­dan ha­yır­lı­dır” (Kadr 97/1-3) me­âlin­de­ki âyet­ler­le baş­la­yan Ka­dr sû­re­si­ni in­zal bu­yu­ru­yor. Böy­le­ce sa­hâ­bî­le­rin di­le ge­tir­di­ği bu sı­kın­tı­dan üm­met-i Mu­ham­med’i kur­ta­rı­yor ve bu ge­ce­nin be­re­ke­tin­den ya­rar­lan­ma­mı­zı em­re­di­yor. An­la­şı­lı­yor ki, o bir ge­ce­yi ih­ya et­ti­ği­miz­de, o in­sa­nın bin ay sa­va­şa­rak el­de et­ti­ğin­den da­ha faz­la­sı­nı ka­zan­ma im­kâ­nı­na sa­hi­biz. An­la­ya­na ne bü­yük bir lu­tuf!…
Ra­ma­zan ayı, ha­yır ve be­re­ket ayı­dır. Kur’an ve oruç ayı­dır. Yü­ce rab­bi­miz bu ha­ki­ka­ti şöy­le ifa­de bu­yu­ru­yor: “Ra­ma­zan, öy­le bir ay­dır ki; Kur’an, in­sa­noğ­lu­na bir reh­ber, bu reh­ber­li­ğin apa­çık bir de­li­li ve doğ­ru­yu yan­lış­tan ayırt edi­ci bir öl­çü ola­rak bu ay­da in­di­ril­miş­tir. O hal­de içi­niz­den kim bu aya eri­şir­se, oru­cu­nu baş­tan ba­şa tut­sun. An­cak has­ta ve­ya se­ya­hat üze­re olan­lar, tu­ta­ma­dı­ğı gün­ler sa­yı­sın­ca baş­ka gün­ler­de (ka­za et­sin). Al­lah si­ze ko­lay­lık di­ler, güç­lük is­te­mez.” (Ba­ka­ra 2/185)
Rab­bi­mi­zin mu­hak­kak çok bü­yük hik­met­le­re meb­ni ola­rak farz kıl­dı­ğı oruç iba­de­tiy­le il­gi­li ola­rak, ba­kın Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) ne bu­yu­ru­yor: “Oruç, ate­şe ve kö­tü­lük­le­re kar­şı bir si­per­dir. Siz­den bi­ri­niz oruç­lu ol­du­ğu­nuz gün­de kö­tü söz ko­nuş­ma­sın ve kav­ga et­me­sin” (Bu­hâ­rî, Savm, 9; Müs­lim, Sı­yâm, 163) ve, “Kim ina­na­rak ve mü­kâ­fa­tı­nı Al­lah’tan bek­le­ye­rek oruç tu­tar­sa, doğ­du­ğu ilk gün­kü gi­bi gü­nah­lar­dan te­miz­len­miş olur.” (Bu­hâ­rî, Faz­lü Ley­le­ti’l-Kadr, 1; Müs­lim, Sa­lâ­tü’l-Mü­sâ­fi­rîn, 175; Ebû Dâ­vûd, Sa­lât, 318; Amed b. Han­bel, Müs­ned, 2/241). Oruç, kur­şun iş­le­mez zır­hı, kı­lıç kı­ran kal­ka­nı ile müs­lü­man­la­rı her tür­lü kö­tü­lük­ler­den ve ateş­ten ko­ru­yan bir si­per­dir. Kul­luk şu­uru­nun ola­ğa­nüs­tü gü­zel bir ifa­de­si­dir. Kalp­le­re iman ne­şe­si sa­çan, gö­nül­le­re sev­gi ve kar­deş­lik duy­gu­la­rı yer­leş­ti­ren bir iba­det­tir.
İş­te bu se­bep­le ra­ma­zan oru­cu şer‘î bir özür ol­ma­dan bı­ra­kıl­ma­ma­lı­dır. Sev­gi­li Pey­gam­be­ri­miz (s.a.v) bu­yu­ru­yor­lar ki:
“Al­lah’ın mü­sa­ade et­ti­ği du­rum­lar dı­şın­da ra­ma­zan­da bir gün oru­cu­nu bo­zan kim­se, ömür bo­yun­ca oruç tut­sa da­hi ra­ma­zan­da tut­ma­dı­ğı o gü­nün se­va­bı­na ula­şa­maz.” (Ebû Dâ­vûd, Savm, 38; İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 14; Dâ­re­kut­nî, es-Sü­nen, 2/211)
Bu ara­da unu­tul­ma­ma­sı ge­re­ken bir ko­nu da, bü­tün iba­det­le­ri­miz­de ol­du­ğu gi­bi oru­cu­mu­zun da yal­nız rab­bi­mi­zin rı­za­sı ni­ye­tiy­le ol­ma­sı mec­bu­ri­ye­ti­dir. Al­lah rı­za­sı­na da­yan­ma­yan hiç­bir amel iba­det de­ğil­dir. Hz. Pey­gam­ber (s.a.v), “Bü­tün amel­ler ni­ye­te gö­re de­ğer­len­di­ri­lir” bu­yur­mak­ta­dır. (Bu­hâ­rî, Bed’ü’l-Vahy, 1, İmân, 41, Ni­kâh, 5, Me­nâ­kı­bü’l-En­sâr, 45, Itk, 6, Ey­mân, 23, Hi­yel, 1; Müs­lim, İmâ­re, 155. Ay­rı­ca bk. Ebû Dâ­vûd, Ta­lâk, 11; Tir­mi­zî, Fe­zâ­ilü’l-Ci­hâd 16; Ne­sâî, Ta­hâ­ret, 60, Ta­lâk, 24, Ey­mân 19; İb­n Mâ­ce, Zühd, 26)
Al­lah Re­sû­lü’nün, “Ni­ce oruç tu­tan var­dır ki, oru­cun ona aç­lık­tan baş­ka bir fay­da­sı yok­tur” (İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 21; Ah­med b. Han­bel, Müs­ned, 2/373; Hâ­kim el-Müs­ted­rek, 1/431; Ta­be­râ­nî, el-Mu‘ce­mü’l-Ke­bîr, 12/382; Hey­se­mî, Mec­mau’z-Ze­vâ­id, 3/202) ve “Kim kö­tü söz­le­ri, iş­le­ri bı­rak­maz­sa o kim­se­nin ye­me­si­ni, iç­me­si­ni ter­ket­me­si­ne Al­lah’ın ih­ti­ya­cı yok­tur” (Bu­hâ­rî, Savm 8, Edeb 51; Ebu Dâ­vûd, Savm, 25; Tir­mi­zî, Savm, 16; İbn Mâ­ce, Sı­yâm, 21) uya­rı­la­rı­nı gör­mez­den ge­le­me­yiz.
Bu öl­çü­le­re gö­re dü­şü­nül­dü­ğün­de; di­lin­den kö­tü söz ve de­di­ko­du düş­me­yen, gön­lün­den kin, ha­set ve düş­man­lık duy­gu­la­rı si­lin­me­yen, elin­den ve aya­ğın­dan kö­tü­lük­ler git­me­yen, ha­yır ve ha­se­nat­la yok­sul­la­rın, kim­se­siz­le­rin ya­nın­da yer al­ma­yan kim­se­ler, ger­çek­ten oruç tut­muş ola­bi­lir­ler mi? Ya da sa­de­ce vü­cu­du, mi­de­yi, böb­rek­le­ri din­len­dir­mek, per­hiz yap­mak ve ki­lo ver­mek dü­şün­ce­siy­le tu­tu­lan oruç, ger­çek­ten oruç ola­bi­lir mi?
Tek­rar ha­tır­la­ta­lım ki, oru­cuy­la, te­ra­vih na­maz­la­rıy­la, Ka­dir ge­ce­siy­le ra­ma­zan ayı bi­zim için bir ha­zi­ne ve bü­yük bir fır­sat­tır. Üs­ta­dım de­miş­ti ki: “Bu dün­ya âh­ire­tin har­ma­nı­dır. Bu dün­ya­da ne azık eder­sen, öbür dün­ya­da an­cak onu yi­ye­bi­lir­sin. Ora­da onun­la ge­çi­ne­bil­mek zo­run­da­sın.”
Bu fır­sat­lar eli­miz­den bir bir çı­kıp gi­der­se, baş­ka bir fır­sa­ta vak­ti­miz ola­cak mı? Ebe­dî ha­yat­la yüz yü­ze gel­di­ği­miz o an­da, han­gi ame­lin bi­ze fay­da­sı ola­cak?
O hal­de bu Kur’an ve oruç ayı­nın kıy­me­ti­ni bi­le­lim. Kur’an ve oruç­la di­ri­len bir mü­min ola­lım. Na­maz ve zi­kir­le, fa­kir ve yok­sul­la­ra ha­yır ve ha­se­nat­la bu fır­sa­tı en iyi şe­kil­de de­ğer­len­di­re­lim. Ara­mız­da­ki kin ve düş­man­lık ateş­le­ri­ni sön­dü­re­lim; bir­bi­ri­mi­zi se­ve­lim, kar­deş ol­du­ğu­mu­zu unut­ma­ya­lım. Tam bir tes­li­mi­yet­le Al­lah’a sı­ğı­nıp, hiç de­ğil­se bu ay­da ge­ce­mi­zi, gün­dü­zü­mü­zü, bü­tün za­man­la­rı­mı­zı iba­det ni­ye­tiy­le ya­şa­ya­lım. Ru­hu­mu­zu, fik­ri­mi­zi, ben­li­ği­mi­zi, ah­lâ­kı­mı­zı, in­san­lı­ğı­mı­zı ve dün­ya­mı­zı oruç­la ye­ni­le­ye­lim.
Umu­lur ki bu mü­ba­rek va­kit­ler, rab­bi­miz­le ya­kın­laş­ma­da ve bü­tün bir ha­ya­tı iba­de­te dö­nüş­tür­me­de bir dö­nüm nok­ta­sı, bir baş­lan­gıç olur.
Muhammed   Saki Erol / Haziran 2013 - HAYAT DENGEMİZ 

13 Nisan 2018 Cuma

MİRAÇ KANDİLİ


Miraç kelime anlamı olarak, “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) göğe yükselerek Cenab-ı Mevla’nın huzuruna kabul edildiği geceye Miraç Gecesi denmiştir. Birçok ilahi sırrı, hikmet ve bereketi bünyesinde barındıran bu gece İsra suresinin ilk ayetinde şöyle ifade edilmektedir: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 1)
İsra ve Miraç olayı Yüce Allah’ın sevgili peygamberine bir mükafatı ve ilahi bir mucizesidir. Çektiği bütün sıkıntıları, içine düştüğü üzüntüleri, zorlukları ve yorgunlukları, hatta kendisine vahyedilenleri tebliğ ederken ve davetini yayarken karşılaştığı zorlukları unutturacak bir hediyedir.
Nitekim Rasulullah (s.a.v) Mekke’de insanlara hakkı tebliğ etmesinden dolayı müşrikler tarafından çeşitli eziyetlere maruz bırakılmıştı. Kendisine, ailesine ve müminlere ambargo uygulanmış, kimse onlarla alışveriş yapmamış, günlük ihtiyaçlarını giderme hususunda bile sıkıntı içine girmişlerdi. Bu sıkıntılı zamanlardaki en büyük destekçilerinden amcası Ebu Talip’i, kısa süre sonra da değerli hanımı, müminlerin annesi Hz. Hatice’yi (r.a) kaybetmiş ve birbiri ardına gelen bu olaylar dolayısıyla çok üzülmüştü. İşte bütün bu sıkıntılardan sonra dost dostunu mükafatlandırdı ve onu kendi katına yükseltti.
İKİ YAY ARASI KADAR YAKIN
Hicretten bir buçuk yıl kadar önce Recep ayının yirmi yedinci gecesi Peygamber Efendimiz (s.a.v), Cebrail vasıtasıyla Mekke’den alınmış, oradan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya getirilmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) burada birçok peygamberle görüşmüş ve onlara imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) Mekke’den alınıp Kudüs’e getirilmesine, Kuran’ın tabiriyle “Gece yürüyüşü” anlamına gelen “Leyle-i İsra” adı verilmektedir.
Aslında Rasulullah’ın (s.a.v) gerçek yolculuğu bundan sonra başlamıştır. İşte Miraç, adını bu yolculuktan alır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v) dünya üzerindeki yolculuğundan semalara doğru bir yolculuğa, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın işitmediği, Allah’ın kendisine ve ümmetine birçok hediyeler vereceği bir yükselişe geçmiştir. Cennet nimetlerini ve cehennem azabını müşahede etmiştir. Ve en önemlisi de sevgilinin sevgiliye kavuşacağı gecedir Miraç… Kur’an’ın da anlatımıyla, Rasulullah (s.a.v) Allah’a (c.c) iki yay arası ve hatta daha da yakın olmuş ve O’nu dünya hayatındayken baş gözü ile görmüştür.
NAMAZ MÜMİNİN MİRACIDIR
Resulullah (s.a.v) o sonsuz alemden dönüşünde müminlere hediyeler de getirmiştir. Bu manevi hediyeler yüce Allah’a şirk koşmayan her müslümanın cennete gireceği, Bakara suresinin son üç ayeti (Amene’r-resulü) ve beş vakit namazdır.
Peygamberimiz’in (s.a.v), Miraç’ta gerçekleşen Allah ile mülakatı hadisesi, namaz içinde sembolik olarak yaşanmaktadır. Bu sırra işaret için Peygamberimiz (s.a.v) “Namaz müminin miracıdır” buyurmuştur. Namaz, kulun günde beş defa yaradanın huzuruna çıkması O’nunla buluşması, divanında durması ve O’nunla yüz yüze gelmesi demektir. Bu yüce divanda, arada hiçbir vasıta olmadan her türlü dilek ve ihtiyacını kul bizzat Allah’a arz eder, O’na sığınır, yalnızca O’ndan yardım diler. İmam-ı Gazali (rah) der ki, namaza başlayan kişi cenneti sağında, cehennemi solunda, Sırat’ı, ayaklarının altında, Allah’ın da (c.c) kendisine yönelmiş olduğunu düşünür.
Böylece Namaz, dinin direği, imanın alameti, amellerin en faziletlisi ve Allah’a en sevimli olanıdır. Namaz, kalbin nuru, gönüllerin sefası, takva ehlinin göz aydınlığı, müminlerin miracıdır. Bu sebeple her mümin namaza başladığında, namazın kendisinin miracı olduğunu, dolayısıyla yüce Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmelidir. “Kulun rabbine en yakın olduğu an secde halidir” buyuran Rasul-i Zişan Efendimiz (s.a.v) müminin miracını böyle izah etmektedir. Nitekim Allah (c.c) “…biz ona şah damarından daha yakınız” (Kaf, 16)
buyurmuyor mu?
MİRAÇ GECESİNİ NASIL İHYA ETMELİYİZ?
Miraç gecesi, ulvi bir gecedir. Bu mübarek geceyi gaflet içerisinde geçirmemeli, ibadetle Allah’a karşı şükran borçlarımızı ödemeliyiz. Namaz kılmalı, Kur’an okumalı ve Allah’tan af ve bağışlanma dilemeliyiz. Ayrıca ailemize de bu gecenin anlam ve önemini öğretmeliyiz. Çevremizdeki yoksullara ve kimsesiz çocuklara yardım elimizi uzatmalıyız. Annemizi, babamızı ve büyüklerimizi ziyaret edip dualarını almalıyız. Ebediyete intikal etmiş olanlarımızı rahmetle anarak ruhlarını şadetmeliyiz. Dostlarımızla tebrikleşmeli, sevgi ve saygı duygularımızı perçinlemeliyiz.
Mümin mübarek kandil gecelerini birer fırsat bilmeli, bu müstesna zaman dilimlerinde Allah’a daha da yakın olmaya çalışmalıdır. Şunu unutmamalıdır ki, Allah’a yakınlık, O’nun emirlerini yerine getirmek, yasak ettiği şeylerden kaçınmakla mümkündür.
·  · EN SON YAZILAR

29 Mart 2018 Perşembe

Allah’ın Emirlerine Aykırı Bir İş Yaptığım Oldu mu ?

Halifesi Seyyid Abdülhakim Bilvânisî hazretleri, Şah-ı Hazne’nin yanında ilim icazeti aldıktan sonra bir müddet daha tasavvufî terbiyeye devam etti. Henüz halife olmadığı sıralardaydı. Kendisi şunları anlatıyor:
“Şah-ı Hazne’nin ilk halifesi Molla İbrahim’in halife olduğu günlerdeydi. Şah-ı Hazne bana, ‘İbriği al ve benimle gel’ dedi. Ben de denileni yaptım. O önde ben arkada evleri geride bırakarak ilerledik. Neredeyse etrafımızda hiç ev kalmamıştı. Bana, ‘İbriği yere bırak’ dedi. İbriği bıraktım. Herhalde abdest alacak diye düşündüm. Birden her iki kolumu da sıkıca tutarak beni arkadan kucakladı ve şöyle dedi:
‘Allah’a yemin et! Vallahi billahi de! Sana soracağım soruya doğru cevap vereceğine söz ver, yemin et’ dedi. Ben de ne soracaksa doğru söyleyeceğime dair yemin ettim. Bana şöyle dedi:
‘Sen İslâmî ilimlerde icazetli bir âlimsin, söyle bana, bende İslâm’a muhalif bir uygulama oldu mu? Benim, Allah’ın emirlerine aykırı bir iş yaptığım oldu mu? Bak yemin ettin, doğruyu söyle’ dedi. Onun bu sözleri üzerine gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Hıçkırıklarla ağladım. Ne diyebilirdim ki? Tekrar o,
‘Yemin et, doğruyu söyle, Allah için benden gizleme, hak olarak ne biliyorsan onu söyle’ dedi. Ben,
‘Vallahi billahi senden Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına muhalif olan hiçbir uygulama görmedim. İslâm’a ters olan bir amele hiç şahit olmadım’ dedim.
Şah-ı Hazne benden aldığı bu cevap üzerine beni serbest bıraktı.”
(Allah Dostlarının Hayatlarından Menkıbeler Kıssalar, Semerkand Yayınları)

22 Mart 2018 Perşembe

Regaip Bolluk Bereket Demektir


Geçen gün ömürdendir
Evet; Asr suresinde “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir ziyan içindedir.” buyuruyor Allah Tealâ. Çünkü biz istesek de istemesek de ömür sermayemiz her geçen gün biraz daha eriyor, alıp verdiğimiz her nefeste biraz daha eksiliyor.
Fakat ne zamanı durdurmak, ne de ecelimizi ertelemek elimizde olmadığına göre, ömür sermayesinin giderek azalması, neden bizim için bir hüsran olsun? Üstelik sermayenin bir yatırıma dönüştürülmek üzere zaten harcanması, sarf edilmesi gerekmiyor mu?
Surenin devamında “Ancak iman edip salih ameller işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”in zarara uğramayacakları beyan buyurularak, bu soruların cevabı veriliyor aslında. Hüsran, zamanın ve ömrün geçip gitmesi ile değil, geçip giden bu sürenin değerlendirilememesi, içinin doldurulamaması ile ilgilidir ve her halükârda buzun eridiğini fark edememenin sonucudur.
Öyleyse “geçen gün ömürdendir” hakikatini unutmadan, zamanın ve zamandan bir bölüm olması nedeniyle de ömrün kıymetini bilmek gerekiyor. Bir şeyin kıymetini bilmek, o şeyin varlık sebebini, maksadını bilmekle mümkün. Ömür bir emanettir. Allah’a kulluk ederek, imanla salih ameller işleyerek bize ahiret saadetini kazandırabilecek bir ticaretin Allah tarafından ikram edilmiş sermayesidir. Fakat dediğimiz gibi, sürekli eriyen bir sermayedir bu.
Bereketli zamanlar
Gerçi Cenab-ı Hak, kulunun dünya imtihanı dediğimiz ticaretinde “fevzü’l-azîm”e, yani en büyük kazanca nail olması için ona bütün imkanları bahşetmiştir. Doğru ile yanlışı ayetler indirerek bildirmiş, peygamberleri vasıtasıyla yol göstermiş, salih kullarıyla hep hakka ve hayra çağırmıştır. Lakin insan şaşıran, unutan, gaflete düşen bir varlıktır. Zaman zaman hata yapar, doğru yoldan sapar, böylece ömrünü heba edebilir.
Ayrıca, hayatının geçen kısmını güzel ve hayırlı amellerle yaşamış olsa dahi, hep daha güzelinin, daha hayırlısının yapılabileceğine dair bir ukde vardır içinde. “Keşke”leriyle beraber, buzun her geçen saniye biraz daha erimesiyle, endişeleri de çoğalır.
Hepimiz dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu oranda zarara uğramış kullarız. Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet istemektedir. Rahman ve Rahim olan Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz merhametinin eseri olarak bu kez “bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.
Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil geceleridir. Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime döndürecek birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden olmamamız için sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.

21 Şubat 2018 Çarşamba

Zikir Aşk Ölçüsüdür




Zikir nîmeti Hâk teâlâ hazretlerinin sevdiği kulları üzerine bahşetmiş olduğu en büyük nîmetidir, bunun fevkinde bir lütuf, ikram tasavvur edilemez.
Zikir mühim bir aşk ve îman ölçüsüdür. Seven sevdiğini çok zikreder, ara vermeden gece gündüz, her saatte her anda zikreder anmadan yapamaz. Mecâzî sevgilerde bile böyledir. Züleyhâ validemizin, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselam-’a karşı olan derin aşkını hepimiz biliriz. Saraydan çıkarıldığında yedi deve yükü tutan mücevherata sahipti. Ama o zinetler onu tatmin etmiyordu. Kim Yûsuf’dan bir haber getirse o baha yetmez mücevherlerden veriyordu. Öyle bir hâle gelmişti ki herşeyi Yûsuf diye görüyor, her sesi Yûsuf diye duyuyordu. Neyi varsa vere vere hepsini bitirdi. Buna rağmen Yûsuf’a olan aşkı arttı.
Hayli zaman sonra Cenâb-ı Hakkın emri ile evlendiler, iki de yavruları oldu. Çok mesut idiler. Nihâyet Züleyhâ’nın mecâzî sevgisi aşk-ı ilâhîden nasibini aldı, kendisini Rabb'inin zikrine sevgisine o kadar vermiş idi ki, Allah’tan başka herşeyi unuttu, gözünde Yûsuf bile silindi. 
Bir kalbe aşk-ı ilâhî girerse, o gönülde Allah zikrinden başka hiç bir şey kalmaz, hepsi yok olur. Evvelce geçirilen büyük mecâzî aşklar bile.
Bizler de bir kul olarak, bize herşeyi karşılıksız bağışlayan, nîmetlerini tâdât edemeyeceğimiz, mün’im-i hakîkîmiz Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerini can ü gönülden her an anmamamıza imkân olabilir mi? Bizim bu anmamız da gene O’nun keremi ve inâyetiyledir.
İnsan dâimâ Allah teâlâyı anmakla vazîfelidir, mükelleftir. Dilini, bilhassa kalbini Rabbını anmakla değerlendirmelidir.
Cenâb-ı Hak insanı mükerrem kıldı. Ne bakımdan? Koyun gibi yemesi, içmesi, uyuması yönünden mi? Hayır ruhâniyeti îtibariyle yüce eyledi, kendine halife kıldı.
Akl-ı selim sahibi olan, Allah teâlânın bu büyük iltifatına karşı dâimî olarak hamd edecek, şükredecektir ve büyük bir edeb ve tâzimle kulluk vazîfesini îfâya himmet edecek ve bir an zikrullahtan mahrum kalmamağa sa’y ü gayret edecektir.
Zikrullaha vâsıl olan herşeye kavuşmuştur. Zikrullah'tan mahrum olan da herşeyi kaybetmiştir.
Zikrullaha nâil olan Allah’a kavuşmuştur. O yüce nîmeti tadamayan ancak kışırda kalmıştır.
Kim Cenab-ı Hakkı kalben dâimî olarak anabiliyorsa, o îkâna, yani kuvvetli îmana sahip olmuştur. Rabb-ı teâlâyı büyük aşkla sevmiştir. Zikir hâli devam ettikçe, mânevî yollar açılmış, perdeler, hicaplar kalkmıştır.
Zikrullah kalbin nuru, rûhun huzuru, gönlün cilası, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmûr, fiil ve ahlâkı güzel, rûhu sevinçli olur.
Zikrullaha devam eden, şen şakrak olur, hiç bir keder onda barınamaz. Zikrullaha devam edenler, dünyacılarla fazla ülfet etmezler, çünkü gâfillerle ülfet etmek kalbe kasavet verir.
Kalb madem ki nazargâh-ı ilâhîdir, onu muhâfaza etmek için çok dikkatli ve zeki olmak gerekir. Dâimâ sâlih, mâneviyatlı kimselerle ülfet etmek, onların meclislerinde bulunmak lâzımdır.
Büyük tâzimle zikrullaha devam ettikçe letâifler açılır, zikir hâli sıra ile letâiflerde görülür, daha tekâmül ederse bütün sadrı istilâ eder. Daha da gayret sarfedilirse nefse, oradan da bütün cesede intikal eder. Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardıye hâlleri görülür.
Mutmainne makamı; velâyet-i suğrâdır.
Râdıye, Mardıye makamı, bazı yüksek dereceli velîlerde görülür.
Kalbler de beş kısma ayrılmıştır
Ölü kalb: Münkir kalbidir ve inkârdadır. “Buna hiç bir şey işittiremezsiniz, kör ve sağır gibidir.” (Neml Sûresi / 80)
Hasta kalb: “Onların kalblerinde kötü hastalıklar vardır. Allah da yalan söylemeleri dolayısıyla hastalıklarını artırmıştır.” (Bakara Sûresi / 10)
Gâfil kalb: İbâdetlerin bir kısmını yaparlar, bir kısmını yapamazlar. Ahlâkî durumları da tam inkişaf etmemiştir.
Zâkir kalb: Allah’ın zikriyle ve nuruyla nurlanmış kalbdir.
Diri kalb: Enbiyâullah, ashab ve kibar-ı ehlullahın kalbleri.          
Sadık Dana (rha.)

Maneviyat Fakirlerine de Merhamet



Kendisine iyilik yapılacak fakirlerden birisi de edepten yoksun olan kimsedir. Edebi olmayan insan ne kadar fakir ve düşkündür! İnsanı insan yapan, ona gerçek değerini veren edeptir.
Gönlünde insanlara verebileceği bir sevgisi bile olmayan kimse de fakir ve yalnızdır. Kimseyi sevemeyen insan, kimse tarafından da sevilmez. Bu dünyada sevgi olmadan sefa da olmaz.
Güzel ahlâk, iffet, edeb, sabır, vefa, müsamaha ve sevgi gibi manevi cevherlerini kaybetmiş bir insan, insanlığın en fakir ferdi olup yardıma muhtaçtır. Manen zengin müminlerin bir görevi de bu tür insanların ihtiyaçlarını gidermektir.
Böyle insanı ihya etmek için ne yapılsa, ne kadar masraf edilse, ne kadar vakıf kurulsa, okul açılsa, seferber olunsa, gözyaşları aksa, hayır dualar edilip manen ölmüş kalbin üzerine ilahî rahmet çekilse değer.
Hedefi iman ve edeple insanı ihya etmek olmayan bütün kurum ve kuruluşlar kusur içindedir, insanlık adına suçludur ve Allah katında sorumludur.
Semerkand Dergisi / 136. Sayı

22 Ocak 2018 Pazartesi

Hubbü'l-Vatan Mine'l-İman


"Mıgırdıç'ı sever de Osman'ı sevmez zındık
İti-domuzu sever, insanı sevmez zındık
İster ki diz üstüne çökertilsin Türkiye
Ekmeğini yer amma vatanı sevmez zındık. "

Abdurrahim KARAKOÇ
Sana el açan ihlaslı kullarının hatırına, Sana secde eden ordularına yenilgi gösterme Allah'ım...
#AfrinOperasyonu
#ZeytinDalıHarekatı

15 Ocak 2018 Pazartesi

TASAVVUF


Sâdât-ı kirâmın büyüklerinden Mevlânâ Halid-i Bağdâdî (k.s) bir mektubunda şöyle der:

Tasavvuf yolu, Allah'a ulaşma yoludur. Bu yol Allah Teâlâ'nın rızasını ve Peygamber Efendimiz'in sevgi ve ahlâkını kazandırır. Manen yükselmeye vesile olur. Bu yolun esasları şunlardır:
• Kurtuluşa eren topluluk olan Ehl-i sünnet inancına sahip olmak ve ona sıkıca sarılmak.
• Azimetleri tam bir titizlikle, ısrarla ve büyük bir kararlılıkla yapmak, mecbur kalmadıkça ruhsatlardan kaçınmak.
• Devamlı Allah Tealâ'ya yönelmek ve O'nun bizi kontrol ettiğini düşünmek.
Dünyanın süsünden, hatta Cenâb-ı Hak'tan başka her şeyden yüz çevirmek, bunların sevgisini kalbe koymamak.
Bir de hadis-i şerifte "ihsan" diye tabir edilen, Allah Tealâ'yı görüyormuş gibi kulluk etmeyi ve O'nunla beraber olmayı alışkanlık haline getirmektir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
"İhsan, Allah'ı görüyor gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görüyor
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, s. 121.
  Hal Dili, 
Sûfilerden Sözler Ve Menkıbeler, Hazırlayan, A. Suat Demirtaş,
 Hâcegân Yayınları, sf.109

28 Aralık 2017 Perşembe

Noel - Yılbaşı - Yeniyıl

Hıristiyan dünyası yanında, dünyanın oldukça büyük bir kısmı "yeni bir yıla" girmenin heyecanını yaşıyor.
Dikkat edilecek olursa Müslümanlar için anlamlı zaman dilimlerinin hiçbirisinde, seküler ya da gayrimüslim dünyanın "kutlama"larına benzer bir ritüel yoktur. Biz, bizim için anlamlı olan kandiller, üç aylar, Ramazan ve Kurban bayramları gibi zaman dilimlerinde eğlence düzenlemeyiz. Bu ve benzeri zaman dilimleri bizim için birer arınma, tevbe-istiğfar, hamd-şükür, tebrikleşme ve bereket umma mevsimleridir.
Yılbaşı kutlamaları adı altında düzenlenen şenliklerin, bize ait olmayan, dolayısıyla dünyamıza girmesine izin vermememiz gereken birer ma'siyet ritüeli olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini tekrarlamaya lüzum görmüyorum. Hıristiyan kültürün temel simgelerinden biri olan "Noel baba" mitolojisinin dünyaya "Hz. İsa (a.s)'ın doğum yıldönümünü anma"dan daha öte ve farklı şeyler taşıdığı aşikâr. Hıristiyan dünya -esasında bu tarihte olmadığı açık olan- Hz. İsa (a.s)'ın doğumunu bile tahrif alışkanlığı doğrultusunda anlam dönüşümüne uğratarak seküler bir ritüele, bir tüketim çılgınlığına ve hedonizm fırsatına dönüştürmüştür.
Biz Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v)'in doğum yıldönümü olan "Mevlidkandili"ni "eğlenerek" değil, dua, istiğfar ve ibadetle, nafile infak ve tasaddukla idrak ve ihya ederiz. Aradaki farkı görmemek mümkün mü?
"Yeni yıla nasıl girerseniz bütün yıl öyle geçermiş" tarzındaki hurafenin Müslüman nesillerimizi iğfal etmesine izin vermemek nasıl bir sorumluluksa, içinde bulunduğumuz zaman dilimine (Safer ayı) özgü bir diğer hurafeyi yaşatmamak da aynı şekilde sorumluluktur. Bilhassa cep telefonlarına SMS yoluyla gelen ve "Safer ayının uğursuzluk getirmemesi için şu kadar namaz kılın, namazın her rekatinde bunları şunları okuyun..." şeklindeki hurafenin aslı esası yoktur.
el-Buhârî, Müslim ve daha başka hadis imamları tarafından nakledilen bir rivayette Efendimiz (s.a.v), "Adva, Safer ve Hâme yoktur..." buyurmuştur. Buradaki "Safer" kelimesinin ne anlattığı konusunda iki farklı görüş vardır. İlkine göre cahiliye döneminde Araplar haram ayları kaydırır(nesi yapar)dı. Böylece Safer ayını haram ay yapar, Muharrem'de ise hürmet bulunmadığı düşüncesiyle diledikleri gibi hareket ederlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun doğru olmadığını ifade buyurmuştur.
İkinci görüşe göre ise cahiliye Arapları insanın veya hayvanın karnında olduğu ve acıkınca soktuğu varsayılan bir yılan bulunduğuna inanır ve buna Safer derlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun asılsız bir inanç olduğunu ifade buyurmuştur.
Ala külli hal, Safer ayında uğursuzluk bulunduğu tarzındaki görüşün aslı yoktur. Bu görüş eski zamanlara ait bir hurafe iken "noel" de yeni zamanlara ait bir hurafedir. İkisini de hayatınıza sokmayın...
Ebu Bekir SİFİL

Üstad Necip Fazıl'a katılıyorum... :)

20 Aralık 2017 Çarşamba

~BİLGİ ÇAĞI BUNALIMINDA İNSAN~


  İşte, İslam’sız, vahiysiz, Sünnet’siz, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz yaşadığımız bunalım çağında gelinen nokta, bütün izm’lerin iflas etmesi oldu. Bugün dünyanın kabul ettiği tek gerçek, artık hiçbir beşeri sistemin insanlık için bir vaadinin kalmadığı ve bütün bu sistemlerin çöktüğü gerçeği.Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle, her türden ilanlarla, adeta bilgi sağanağı altında şemsiyesiz kalan ama kendine asıl lazım olan konularda cahil olan bugünkü insanın, yani bizim insanımızın dramı da ortada...

Sonuç olarak, ortaya çıkan boşluğu, tatminsizliği giderecek aslolan ilme, bilgiye dair reçete yok.
İnsan, hakiki mutluluğu elde edebilmek için onu nerede araması gerektiğini bilmelidir. Araçların ve kirli bilginin tahakkümünden kurtulmak gerek. Eskilerin dediği gibi “Kem âlât ile kemalât olmaz”. Yani, kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış bilgi ve araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.
Bu yüzden, lüzumsuz bilgi kirliliği içinde boğulup giden modern insan mutlu olamıyor. Teknolojik araçlar arttıkça, imkânlar çoğaldıkça, mutluluğun da o oranda artacağı zannediliyor.
Oysa herkes biliyor ki dağdaki kanaatkâr bir çoban, şehirdeki bir holding yöneticisinden daha mutludur. Çünkü dağdaki çoban, daha az kaygıya sahiptir. Onda elem ve kedere yol açacak unsurların sayısı, diğerine nazaran asgaridir.
Bu demlerde, zamanımızın hak dostlarının Yunus (aleyhisselam)’ın o meşhur duasını tesbihat edinmemizi tavsiye etmeleri manidardır. Hani, Enbiya Suresi’nde geçen ayeti kerime: “La ilahe illa ente subhaneke innî kûntu mine’z zalimin.” (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!)
Sahih rivayetlere göre; Allah-u Zülcelâl’in emriyle yeşil denizden bir balık denizi yararak çıkar ve Yunus (aleyhisselam)’ı yutar. Onu götürüp bütün denizleri dolaştırır.
Yunus Peygamber, balığın karnına düştüğü zaman önce öldüğünü zanneder. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini hareket ettirince, yaşadığını anlar. Namaza durur ve şöyle der: “Rabbim senin için öyle bir yeri mescit edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir.” Bunun üzerine Allahu Zülcelal, Onu balığın karnından çıkarıp selamete erdirir.
Kur’anı Kerim’in beyanına göre: “Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!’ Diye niyaz etti.”
Nebiler Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kendisiyle dua edildiği zaman, Allah’ın kabul ettiği, yine kendisiyle istendiği zaman, Allahın verdiği Allah’ın ismi azamı, (en büyük ismi); ‘Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.’ Duasıdır.”
Böyle anlarda, hakiki huzur ve mutluluğu ve kalp itminanını, gecenin bir anında kalkıp bulan müminlerdir.
Mümin, Yunus (aleyhisselam)’ın duasıyla O'na yönelir, en kısık ses ve solukları duyan Rahmet-i Sonsuz’un dergâhına iltica eder. Kapılar aralandığında, ruhunun tüm ilhamlarıyla yalvarır, yakarır ve bülbülü nalan olur adeta.
Hakiki saadet, maddi araçlarla elde edilen bir şey olmadığı için İslâm düşüncesinde “manevi haz” kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.
Madde ile sınırlı olmayan, bu yüzden de paylaşılınca azalmayan, zikir ve duayla elde edilen bu manevi hazlar, insanın, Merhametlilerin en Merhametlisi ile kurduğu en güçlü bağdır.
Bu, hiç tükenmeyen bir enerji kaynağına, sürekli bağlı olmak gibi bir durumdur. Bunun adı, bütün kirlilikleri silip süpüren Muhabbetullah’tır, feyz-i Rabbani’dir…
           ZEKERİYA MARAL/Gülistan Dergisi