17 Temmuz 2017 Pazartesi

4 Temmuz 2017 Salı

ALLAH TEALA' nın NAZIM İSMİ

Birey olarak bu isim ile amel edebilmek için elbiselerimizi çıkartınca katlayarak bırakmak lazımdır.
Allah Teala'nın "Nazım" ismi "her şeye nizam ve intizam veren" manasındadır. Allah Teala derli-toplu olmamızı ister. Şehirlerin "Nazım" planı da bu cihettendir.
Katlayarak bırakılan elbisenin içine şeytanlar giremez. Bu konuyu bir hadis-i şerif ile açıklayalım;
“Elbiselerinizi çıkardığınızda onları güzelce katlayın. Çünkü, şeytan katlanmış olarak bulduğu bir elbiseyi giyemez, ancak katlanmamış dağınık halde bulduğu bir elbiseyi giyer.”
Allah Teala "nazım" ismi ile amel etmeyi hepimize nasib etsin.

9 Haziran 2017 Cuma

Hayırlı Cumalar



"Ey aziz! Bilmiş olasın ki, Allah dostları şöyle demişlerdir: Dünya dostları ateş gibidir azı yararlı, çoğu zararlıdır. Cahillerle sohbet cana korkunç işkencedir. Ahmak dost, yılan ve sırtlandan farksızdır.İnsanlarla fazla içli-dışlı olmak iflas alametidir ve vesveseleri tahrik eder.İnsanlara minnet etmeyip Mevla’dan isteyen zengin olur, ve Mevla’nın dostluğunu bulur. Dostun düşmanına gitme ona gitmekle dostunu incitme. İnsanlara yakınlığın ateşe yakınlık gibi olsun ne çok yaklaş ne çok uzaklaş. Sev seni seveni, Sorma seni sormayanı..."
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.  Marifetname

26 Mayıs 2017 Cuma

Dua ve Mağfiret Ayı

On bir ayın sultanı mübarek Ramazan-ı Şerif’e tekrar kavuştuk, elhamdülillah. Cenab-ı Mevlâ müberra kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
“Ramazan ayı, insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile bâtılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara, 185)
İbn Acibe hazretleri bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şöyle diyor:
“Ramazan, kelime olarak ‘yakmak’ manasındadır. Bu aya Ramazan denmesi, o ayda tutulan oruç esnasında çekilen açlık ve susuzluğun hararetinden kalbin yanması sebebiyledir. Ramazan denmesinin bir diğer sebebi de, o ayda günahların yanıp temizlenmesidir.” (Bahrü’l-Medîd)
Yukarıdaki ayet-i kerimenin devamında Cenab-ı Mevlâ şöyle buyuruyor:
“Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki) gerçekten ben (onlara çok) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına cevap veririm. O halde doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar, bana iman etsinler.” (Bakara, 186)
Bu ayet-i kerimenin Ramazan-ı Şerif ayetinden hemen sonra gelişinin hikmetini büyük müfessir Beyzavî rh.a. şöyle açıklıyor:
“Allah Tealâ kullarına önce Ramazan orucunu emretti, onları tekbir ve şükür vazifelerini yerine getirerek sayıyı tamamlamaya teşvik etti. Peşinden de kendisinin onların bütün hallerini bildiğini, sözlerini işittiğini, dualarına icabet ettiğini ve amellerine karşılık verdiğini bildiren bu ayeti getirdi. Bunu önceki emri kuvvetlendirmek ve onu yerine getirmeye teşvik için yaptı.”
Yani Cenab-ı Mevlâ bizlere “emrimi yerine getirin, orucunuzu tutun, şükredin, dua edin, duanıza icabet ederim” diye buyuruyor. Ramazan ayı oruç ayıdır, namaz ayıdır, Kur’an-ı Kerim’i çokça okuma, fakirlere yardım etme, sadaka verme, itikâfa girme ayıdır. Salih amellerle Allah’a yaklaşma ayıdır. Bütün bu ibadetlerle Cenab-ı Mevlâ’dan isteme ve dua ayıdır. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Ramazan ayının ilk gecesi gelince sekiz cennetin bütün kapıları açılır. Bu ay boyunca cennet kapılarından hiçbiri kapanmaz. Allah Tealâ bir nidacıya şöyle ilan etmesi için emir verir:
– Ey hayır arayan kişi, gel! Ey kötülükte ileriye giden kişi, bırak! Günahlarının bağışlanmasını dileyen yok mu, bağışlansın! Dilekte bulunan yok mu, dileği verilsin! Tövbe eden yok mu, tövbesi kabul edilsin!
Bu durum fecir doğup sabah oluncaya kadar böyle devam eder. Cenab-ı Hak her gece iftar vakti, azabı hak etmiş bir milyon kişiyi cehennemden azat eder.” (İbn Huzeyme, es-Sahîh, 1887; el-İsbehânî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1726; Beyhakî, Şu’abu’l-îmân, 3608)
Ashab-ı Kiram’ın büyüklerinden Selman-ı Farisî r.a. anlatıyor:
“Allah Rasulü s.a.v. Şaban ayının son günü bize bir hutbe irad etti. Şöyle buyurdu:
– Ey insanlar! Büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüş bulunuyor. O ay içinde bulunan Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Cenab-ı Hak bu ayda oruç tutmayı farz ve geceleri ibadet etmeyi nafile kılmıştır. Kim bu ayda hayırlı bir haslet ile Allah Tealâ’ya yaklaşırsa, diğer aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap kazanır. Yine bu ayda bir farzı yerine getiren diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi sevap kazanır. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir. Bu ay yardımlaşma ayıdır. Bu ayda müminin rızkı artar. Kim bu ayda bir iftar ettirirse, bir köle azat etmiş gibi sevap kazanır ve günahları bağışlanır.
Bu sözler üzerine biz dedik ki:
– Ya Rasulallah! Hepimiz bir oruçluyu iftar ettirecek imkana sahip değil.
Allah Rasulü s.a.v. sözlerine şöyle devam etti:
– Oruçluya bir içim süt, bir içim su ve birkaç hurma vererek iftar ettirene de Allah Tealâ bu sevabı verir. Kim bir oruçlunun karnını doyurursa, Allah Tealâ onun günahlarını bağışlar. Yine onu benim Kevser Havuzumdan içirir ve ondan sonra hiç susuzluk çekmez. Oruç tutan kişinin sevabından bir şey eksilmeden, kazandığı sevap kadar da iftar ettiren kişiye sevap verilir. Bu öyle bir aydır ki, başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu cehennemden azat olmaktır. Bu ayda kölesinin (hizmetçisinin, işçisinin) işini hafifleten kişiyi Allah Tealâ ateşten azat eder.
Bu ayda şu dört haslete sıkıca sarılın. Bunların ikisi ile Rabbinizin rızasını kazanır, ikisine ise her zaman ihtiyaç duyarsınız. Rabbinizin rızasını kazandıracak iki haslet şudur: Allah’tan başka ilah bulunmadığına şahadet etmek ve Allah’tan günahların bağışlanmasını dilemek. Her zaman ihtiyaç duyduğunuz iki haslet ise Rabbinizden cenneti istemek ve cehennemden ona sığınmaktır.” (Beyhakî, Şu’abu’l-Îmân, 3695; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1469)
Ramazan ayı kulluğa sarılıp bağışlanmayı bekleme zamanıdır. Efendimiz s.a.v. buyurmuştur ki:
“İman ederek ve sevabını yalnız Allah Tealâ’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutan kişinin geçmiş ve gelecek günahları bağışlanır.” (Buharî, 38; Müslim, 760; Nesâî, 2203; Ebu Davud, 1372; İbn Mâce, 1641)
Ramazan-ı Şerif, içinde bir ömre bedel mübarek Kadir gecesini barındırır. Bu ayın son on gününde Kadir gecesini aramak, Cenab-ı Mevlâ’nın mağfiretine ihtiyacımızı, iştiyakımızı O’na arz etmektir. Esasen Ramazan boyu tuttuğumuz oruçlarla, kıldığımız namazlarla, verdiğimiz sadakalarla, okuduğumuz, dinlediğimiz Kur’an-ı Kerim’le Rabbimize olan ihtiyacımız arz ile birlikte irtibatımızı tazeler, yenileniriz.
Ramazan-ı Şerif’e kavuşturduğu gibi Rabbimiz bizi bayrama da ulaştırır inşallah. Fahr-i Kainat Efendimiz s.a.v.’in müjdesiyle, Cenab-ı Mevlâ bayram sabahı melekleri şahit tutarak “sevap olarak rızamı ve affımı veriyorum” diyerek kullarını sevindirir.
Rabbimiz, bizleri bu mübarek ayı hakkıyla ihya edip bayram sabahı rızasını ve mağfiretini bahşettiği kullarından eylesin. Bayramımız mübarek olsun.
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle…
Muhammed Mübarek Elhüseyni

23 Mayıs 2017 Salı

GIYBET

GIYBETİN (Dedikodu) YENİ TARİFLERİ

-"İki lafın belini kırarız"
-"Buluşup dertleşiriz"
-"Epeydir görüşmüyoruz bana çaya gel hem biraz konuşuruz."
-"Seni ne kadar özledim, hele o tatlı sohbetine doyum olmuyor"
Hz. Peygamber s.a.v. buyurur ki:
“Ateşin kuru odunu yakması, insanın sevaplarını yok etmekte gıybetten daha hızlı değildir.”

28 Nisan 2017 Cuma

MÜRŞİD İLE TEVBEYE MECBUR MUYUZ?

SADIKLARLA BERABER OLUN ile ilgili görsel sonucu
Bir mürşidle tevbeye davet eden kimsenin davet ettiği mürşid kâmil ve kendisi de samimi ise, bu davetiyle sevap kazanır. Davetine
uyan ve tevbe edip istikamet bulan kimsenin işlediği hayırlardan bir hisse de kendisi alır. İtiraz ve tenkid edenin ise ona bir zararı olmaz.

Böyle bir daveti kabul etmeyenlerin bir kısmı mazur, bir kısmı sorumlu olurlar.
Mazur olan kimse, tevbe etmeye karşı çıkmaz, tevbenin farz olduğunu bilir. Allah dostlarını sever, sevilmesi gerektiğini söyler ve onlarla beraber olmayı ister. Fakat bu zamanda gerçek mürşid kalmadı diye daveti ihtiyatla karşılar.
Bu kimsenin imandan değil, ihsandan zararı vardır. Yani kâmil mürşidle elde edeceği büyük menfaatları farkedemediği için birçok hayırdan mahrum kalır. Ancak güzel niyeti ve edebinin kendisini bir gün o cevherle buluşturması umulur.
Sorumlu olan kimse ise ya cahil, ya da bilen birisidir. Cahil kimse, dinde olan bir şeye yok demekle veya hayrı şer, şerri hayır görmekle mesul olur. Bilenin ise benlik ve kibri kalbini öldürür. Bu kimse yalnızca kendi bildiğini hak görür, başkasına hak vermez. Önüne konan ayeti kendince yorumlar, hadisi inkara gider, alimlerin sözlerini küçümser, hep ben bilirim der ve hayra yönelen kimsenin yolunu keser. Bundan dolayı mesuldür.
 İstiğfar ve Tevbe Aynı Şey Değil
Önce şunu belirtelim ki, hepimiz Yüce Allah’a istiğfar ve tevbe etmekle mükellefiz. İkisi de farzdır.
İstiğfar, Allahu Tealâ’dan affını istemek, bağışlanmayı istirham etmektir. Bu dil ile yapılır, sonuç Allah’a bırakılır. Tevbe ise değişmektir. Tevbe, ölü kalbi diriltmektir. Tevbe, bozuk hali ve kötü arkadaşı terketmektir. Tevbe, kötülüklere iyilik diye sarılmış nefsi ıslah etmektir. Tevbe, özü, sözü ve her yönüyle Allah’a dönmektir. Tevbe, nefis, şeytan ve kötü şartlarla mücadele etmektir. Tevbe, Yüce Allah’ın seveceği bir hale gelmektir. Bu ise hem dilin, hem kalbin, hem de bedenin işidir.
İstiğfar tek başına yapılabilir, fakat tek başına tevbe yapmak ve o tevbeyi korumak dünyanın en zor işidir. Bunun için Yüce Rabbimiz:
“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr/31) uyarısında bulunmuştur. Ayrıca Allahu Tealâ takvaya ulaşmak ve güzel edebi korumak için yardımlaşmamızı  (Maide/2), kendi yolunda toplu halde, birlik ve dirlik içinde olmamızı istiyor. (Âl-i İmran/102-103) Takvaya ulaşmak ve istikameti korumak için sadık kulları ile beraber olmamızın gerektiğini belirtiyor. (Tevbe/119)
 Tevbe, Ancak Cemaatle Kolay
Mürşid deyince cemaat akla gelir. Mürşid-i kâmilin imam olduğu cemaatin niyeti ve hedefi dinin ihyası ve Allah’ın rızasıdır. ‘Gel mürşid elinde tevbe et!’ demek, ‘gel şeytana karşı cemaat kalesine gir, nefsin hücumuna karşı müminleri siper et, onların dua ve sevgisi ile kendini koruma altına al, Allah yolunda kardeşlerinle kuvvetlen, dağınıklık ve yalnızlıktan kurtul!’ demektir.
Müminlerin en temel işi, günahlardan temizlenmektir. Bu ortak bir vazifedir. Efendimiz (A.S.) bu vazifemizi şu temsille belirtiyor: “Müminler, iki el gibi devamlı birbirlerini temizlerler.” (Zebidî, İthafu’s-Sâde) Ayrıca, hadis-i şeriflerde Allah yolunda birlik ve dirlğin insanı nasıl dirilttiği, yalnız kalanın ise nasıl felakete gittiği şöyle anlatılmıştır:
“Sizin cemaat halinde olmanız gerekir. Ayrılıp tek başına kalmaktan sakının. Şüphesiz şeytan, tek kalanla beraberdir (onu kolayca etkileyip, kalbine vesvese verir). İki kişiden ise çok uzak durur. Kim iman selâmeti ile ölüp cennetin tam ortasında olmak istiyorsa, cemaate yapışsın. Kimi iyilikler sevindiriyor, kötülükler üzüyorsa, o gerçek bir mümindir.” (Tirmizî, Ahmed, Hakim)
“Şüphesiz Allahu Tealâ, ümmetimi dalâlet (sapık fikir ve fitne) üzerinde bir araya getirmez. Allah’ın eli (rahmet ve desteği) cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.” (Tirmizî, Tabaranî)
“Hiç şüphesiz şeytan, cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip, istediği yola çeker.” (Beyhakî,Tabaranî)
“Şüphesiz müminlerin birbirlerine yaptıkları dualar onları destekler.” (Ahmed, Darimî)
 Günah Çıkarma Hezeyanı ve Mürşidle Tevbe
Allahu Tealâ’dan başka kimseye el açılıp ‘günahımı affet’ denmez. Peygamberler dahil, kimsenin böyle bir yetkisi ve görevi yoktur. Eğer bir kimsenin şahsına karşı bir kusur işlemişsek kendisinden özür dileriz, bizi affetmesini istirham ederiz. Bu şahısla ilgili bir hak olduğu için böyle yapılır. Bunun ötesinde hiç kimsenin Allah’a karşı yapılan kusurları affetme, temizleme görevi ve yetkisi yoktur. Ancak, günahkâr bir insanın tevbesine yardımcı olmak vardır. Bu yardım, günaha düşeni uyarmak, gıyabında hayır dua etmek, onun için Allah’a istiğfar ve gözyaşı dökmek şeklinde olur. Cenab-ı Hak, günahla nefsine zulmeden kullarına en güzel tevbe şeklini şöyle tarif etmiştir:
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler, Rasul de onlar için istiğfar etseydi, Allah’ı ziyadesiyle affedici ve esirgeyici bulurlardı.” (Nisa/64)
Demek ki ümmet için en hayırlı tevbe, Allah’ın Habibi Hz. Peygamber’in (A.S.) huzurunda yapılan, onun da şahitlik yaptığı, ayrıca dua ve istiğfarla desteklediği tevbedir. Büyük müfessir Fahruddin Razi (Rh.A.) bu ayetin tefsirinde der ki:
“Hz. Peygamber ile birlikte yapılan tevbenin bir faydası da, tevbe yapanın istiğfarındaki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamber’in istiğfarı ile giderilmesi ve ilâhî huzura sahih ve sağlam bir tevbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamber’i Allahu Tealâ seçmiş, onu vahyi ile şereflendirmiş, kendisi ile kulları arasında bir elçi yapmıştır. Bundan dolayı, onun şefaat ve vesilesiyle huzuruna gelen bir şeyi geri çevirmemektedir.” (Tefsir-i Kebir)
Bugün yeryüzünde Allahu Tealâ’nın şahidi ve halifesi sıfatını taşıyan, Rasulullah’ın (A.S.) vârisi ve ümmetinin terbiyecisi olan kâmil mürşidler de, ümmetle yaptıkları tevbe ve istiğfarda Efendimiz’in ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedir. Kâmil mürşidler, kulların Allah Tealâ’ya yönelişlerine şahid olmakta, tevbelerinin kabulü için ayrıca yüce huzurda yalvarmaktadırlar. Kâmil mürşidler naz makamında niyaz ettikleri için, onlarla birlikte yapılan tevbeler Allah katında daha sevimli ve daha temiz bir amel olarak kabul görmektedir.
Bir Allah dostunu şahit tutarak yapılan tevbede, tevazu ve yakaran kalp vardır. Bu durumda insan, kibrini kırmış, nefsini zelil etmiş, acizliğini anlamış, hiçliğini görmüş, ihtiyacını bilmiş ve ilacına koşmuş olmaktadır. Böyle bir tevbeyi hafife almak münafıkların sıfatıdır ve o kimsenin şu ayette anlatılan kimselerden olmasından korkulur:
“Onlara: ‘Gelin, Allah’ın Peygamberi sizin için mağfiret dilesin.’ denildiği zaman başlarını çevirip kaçarlar ve sen onların kibir içinde uzaklaştıklarını görürsün.” (Münafikun/5)
Hz. Rasulullah’ın vârisi kâmil bir mürşidin nezaretinde Allah’a yapılan tevbeyi hıristiyanların papaz önünde günah çıkarma hezeyanına benzetenler, tevhid dinini, Kur’an’ın hedefini, Sünnet’te uygulanan bey’atların hikmetini ve tasavvufun edebini bilmiyorlar demektir. Tasavvuf büyükleri, elinden tutan kimse ile şu şekilde tevbe etmektedir:
“Ya Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.”
 “Müminlerin Günahları İçin İstiğfar Et!”
Takvaya ulaşmak ve marifetullahı tahsil etmek için kendisine bey’at ve intisab edenlere mürşid-i kâmilin istiğfar etmesi, Kur’an-ı Hakim’in emri ve edebi gereğidir. Cenab-ı Hak, Rasulullah (A.S.) Efendimize şöyle emir vermiştir:
“Ey Peygamber! İnanmış kadınlar bey’at için sana geldiklerinde bey’atlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Mümtehine/12)
“Rasulüm! Hem kendi kusurun, hem de erkek ve kadın müminlerin günahları için istiğfar et!” (Muhammed/19)
Hiç bir mümin, intisab ve tevbe için elini tuttuğu bir kâmil mürşide: ‘Ben şu şu günahları işledim; beni affet, günahlarımı temizle, beni cehennemden kurtar, cennete koy!’ demez, diyemez. Ancak: ‘Ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum; seni bu yolda kendime delil ve imam seçiyorum. Sen de bu amelime Yüce Rabbim huzurunda şahit ol ve affım için O’na yalvar da kalbime nur, gönlüme sürur versin, günahımı affetsin. Beni taatında muvaffak etsin.’ der.
Başkası için yanmak ve ağlamak peygamber ahlâkıdır. Allah dostlarının en güzel ahlâkı budur. Onlar kendileri için yaşamazlar. Onlar yüce Allah’ın yoluna canlarını kurban etmişlerdir. O’nu tanımak, sevmek ve zikretmek isteyenlere her şeylerini verirler. Bu, kalbi ihya olmuş ariflerin mesleğidir.
Kendi perişan haline bir damla göz yaşı dökemeyen günümüz insanı, başkası için nasıl ağlasın ve niçin ağlanacağını ne bilsin? Bizim için ağlayacak bir göz bulmaya mecbur değil miyiz?
Dilaver SELVİ
Kaynak: SEMERKAND DERGİSİ
SADIKLARLA BERABER OLUN ile ilgili görsel sonucu

21 Nisan 2017 Cuma

~ Özümüz Sözümüz Bir ~

"Senin doğru söylediğine inanan bir adama yalan söylemen en büyük hainliktir"(Süfyan radıyallahu anh Ebû Dâvud)
Müminin kalbiyle dili aynı şeyi söylemeli, birinin beyan ettiğini diğeri inkâr etmemelidir. Allah’ı tasdik eden bir kalbe, kelime-i şahadeti söyleyen bir dile yalan yakışmaz. Kalp ve dil bütün azalarımızın öncüleri hükmündedir.
Çok kullandığımız “Özü sözü bir olmak” tabiri aslında doğruluğun tarifidir. İmam Kuşeyrî rh.a ilk dönem sufilerinin hayatını anlattığı ve tasavvufî kavramları açıkladığı Risâle isimli eserinde, Arapça doğruluk anlamına gelen “sıdk” kelimesini “özün söze, için dışa” uyması olarak tanımlar. Bu anlamdaki doğruluğun zıttı da yalancılıktır, ikiyüzlülüktür.

~Mümin yalan söylemez~
Bir gün sahabe efendilerimiz Rasulullah s.a.v’e,
– Mümin korkak olabilir mi, diye sordular. Efendimiz s.a.v.,
– Evet, olabilir, diye cevap verdi.
– Mümin cimri olabilir mi, diye sordular. Efendimiz s.a.v.,
– Evet, olabilir, diye cevap verdi.
– Mümin yalancı olabilir mi, diye sordular. Efendimiz s.a.v. bu sefer,
– Hayır, mümin yalancı olamaz, buyurdu. (Muvatta)
Peygamberimiz s.a.v. başka bir hadis-i şerifinde mümine yakıştırmadığı yalancılığın münafıklığın üç alametinden biri olduğunu söylemiştir. (Buharî) Müminin kalbiyle dili aynı şeyi söylemeli, birinin beyan ettiğini diğeri inkâr etmemelidir. Allah’ı tasdik eden bir kalbe, kelime-i şahadeti söyleyen bir dile yalan yakışmaz. Kalp ve dil bütün azalarımızın öncüleri hükmündedir. Efendimiz s.a.v. buyuruyor:
“Vücutta bir et parçası vardır. O iyi olursa bütün vücut iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. İşte o kalptir.” (Buharî)
“Âdemoğlu sabahlayınca, bütün azaları erkenden kalkarak kendi hallerince dile şöyle derler: Allah’tan senin için doğruluk dileriz. Çünkü sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğrilip saparsan biz de eğrilir saparız.” (Süyutî)
~Söz çeşitleri~
Çoğu insan mecbur kaldığı için yalan söylediğini düşünür. Halbuki İbn Sirin rh.a. şöyle demiştir:
“Söz çeşitleri, ahlâkı sağlam bir insanın yalana düşmeyeceği kadar geniştir.”   
Yalan söylememeye kesinlikle azmettikten sonra içinde bulunduğumuz zor durumlardan kurtulmak için çare aradığımızda bazı çözümler bulabiliriz. İbrahim Nehaî rh.a hizmetçisine şöyle derdi:
“Görmek istemediğim biri gelirse, evde olmadığımı söyleme. Beni camide aramalarını söyle.”
Rasulullah s.a.v. ve Hz. Ebu Bekir r.a. hicret ederken Hz. Ebu Bekir’i tanıyan ama Efendimiz’i tanımayan birilerine rastladılar. Bu adamlar Hz. Ebu Bekir’e,
– Yanındaki kim, diye sordular. Hz. Ebu Bekir r.a.,
– Benim kılavuzumdur, dedi.
Eğer Peygamberimiz olduğunu söyleseydi kötülük yapacaklardı. “Kılavuzumdur” diyerek de yalan söylememiş oldu. Çünkü kılavuzların en büyükleri peygamberlerdir. İnsanlara hak yolu gösterenler onlardır.
Bunlarla birlikte hiçbir kurtuluş yolunun kalmadığı yerde de doğruyu söylemek gerekir. Bir gün Feth-i Mevsılî rh.a.’e;
– Doğruluk nedir, diye sormuşlar. Bu büyük Allah dostu da kızgın bir demiri avucunun içine alıp;
– Doğruluk budur, diye cevap vermiştir.
Böylece mümin için yalanın ateşten daha tehlikeli olduğunu anlatmak istemişir.

~ Kara yalanlar ~ 
Çok sık söylediğimiz yalanlar vardır. Bunlara kendimizi rahatlatmak için “beyaz yalan” deriz. Ticaret için, çocukları kandırmak için, şaka olsun diye söylediğimiz yalanlar bunlar arasındadır. Biz ne kadar beyaz desek de dinimiz her türlü yalanın kara olduğunu haber verir.
İmam Kuşeyrî rh.a. yalancıların adetlerinden birinin çok sık yemin etmek olduğunu söylemiştir. Hz. Ali r.a. da mal satmak için yemin eden tüccarları şöyle uyarmıştır:
“Yemin malı sattırır ama bereketi giderir.”
Kazandığımız paranın dünyamıza ve ahiretimize ne kadar faydalı olacağı, helale sadakatimiz nisbetindedir. Görünüşte kazancımızı arttırmak için insanları kandırdığımızda aslında şeytan bizi kandırmış olur.
Çocukları kandırmak da yalandır. Bir gün sahabi annelerimizden biri çocuğunu çağırırken “Gel bak sana ne vereceğim..” dediğinde Peygamberimiz s.a.v. o sahabi annemize çocuğa ne vereceğini sormuş, sahabe annemiz de hurma vereceğini söyleyince Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
– Dikkat et! Eğer ona bir şey vermezsen üzerine bir yalan günahı yazılacak.

~ Üç yerde izin var ~
Yalan müslümanın asla ayak basmayacağı kirli bir zemindir. Her ne şartta olursa olsun mümin yalan söylemez. Fakat üç yerde yalan söylenmesine izin verilmiştir.
• Birincisi, savaşta düşmanın zararlarından korunmak için söylenen yalandır.
• İkincisi iki müslümanı barıştırmak için söylenen yalandır.
• Üçüncüsü bir kişinin hanımıyla arasını düzeltmek için söylediği yalandır. (Buharî)
Bu üç yerde yalana izin verilmesi dinimizin Allah yolunda savaşmaya, müslümanların kardeşliğine ve aile saadetine verdiği önemi göstermektedir. Peygamberimiz s.a.v. bu üç yer dışında yalan söylemeyi pervanenin ateşe atılmasına benzetmiştir. (Tirmizî)
İki dünya saadetine ancak kalbimizi ve dilimizi koruyarak ulaşabiliriz. Kalbimizi ve dilimizi korumaya ise bu ikisini birleştiren, uyumlu hale getiren doğrulukla başlamalıyız. 

Mükerrem METE / Semerkand Dergisi

17 Nisan 2017 Pazartesi

Sefer bizim zafer Allah'ındır...

"Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır..." 
Hz. Mevlana Celaleddin Rumi(ks)
Hamd Olsun... 
  •                          
  •               

10 Nisan 2017 Pazartesi

Yükselişe Altı Gün Kala.... #EVET Tarafım, Tarafımı Seveyim...


"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslamiyet'in olacaktır." 
İmam-ı Şafii’ye sormuşlar; “Fitne zamanında Hakkı tutanları nasıl anlarız?”  İmam Şafii demiş ki; "Düşmanın oklarını takip ediniz, o sizi hak ehline götürür." 
 


4 Nisan 2017 Salı

Buyurmaz mısınız O Enfes Sofraya...

"Bu zamanın imtihanı, haramların şirin hale gelmesidir."

"Baştaki göz görmeyince insan alemleri gördüğünden ibaret sanıyor. Bu bir hatadır. Allah'ın sure ve ayetleri ilk indiği günkü sıcaklık ve tazeliktedir. Ortada enfes bir sofra var. Yetişen alıyor.Almak için, bu işleri bilen birinin peşine takılmak gerekiyor.Tasavvuf bir terbiye okulu ve cemiyetidir.Terbiye olan sofraya buyur ediliyor...."