21 Şubat 2018 Çarşamba

Zikir Aşk Ölçüsüdür




Zikir nîmeti Hâk teâlâ hazretlerinin sevdiği kulları üzerine bahşetmiş olduğu en büyük nîmetidir, bunun fevkinde bir lütuf, ikram tasavvur edilemez.
Zikir mühim bir aşk ve îman ölçüsüdür. Seven sevdiğini çok zikreder, ara vermeden gece gündüz, her saatte her anda zikreder anmadan yapamaz. Mecâzî sevgilerde bile böyledir. Züleyhâ validemizin, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselam-’a karşı olan derin aşkını hepimiz biliriz. Saraydan çıkarıldığında yedi deve yükü tutan mücevherata sahipti. Ama o zinetler onu tatmin etmiyordu. Kim Yûsuf’dan bir haber getirse o baha yetmez mücevherlerden veriyordu. Öyle bir hâle gelmişti ki herşeyi Yûsuf diye görüyor, her sesi Yûsuf diye duyuyordu. Neyi varsa vere vere hepsini bitirdi. Buna rağmen Yûsuf’a olan aşkı arttı.
Hayli zaman sonra Cenâb-ı Hakkın emri ile evlendiler, iki de yavruları oldu. Çok mesut idiler. Nihâyet Züleyhâ’nın mecâzî sevgisi aşk-ı ilâhîden nasibini aldı, kendisini Rabb'inin zikrine sevgisine o kadar vermiş idi ki, Allah’tan başka herşeyi unuttu, gözünde Yûsuf bile silindi. 
Bir kalbe aşk-ı ilâhî girerse, o gönülde Allah zikrinden başka hiç bir şey kalmaz, hepsi yok olur. Evvelce geçirilen büyük mecâzî aşklar bile.
Bizler de bir kul olarak, bize herşeyi karşılıksız bağışlayan, nîmetlerini tâdât edemeyeceğimiz, mün’im-i hakîkîmiz Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerini can ü gönülden her an anmamamıza imkân olabilir mi? Bizim bu anmamız da gene O’nun keremi ve inâyetiyledir.
İnsan dâimâ Allah teâlâyı anmakla vazîfelidir, mükelleftir. Dilini, bilhassa kalbini Rabbını anmakla değerlendirmelidir.
Cenâb-ı Hak insanı mükerrem kıldı. Ne bakımdan? Koyun gibi yemesi, içmesi, uyuması yönünden mi? Hayır ruhâniyeti îtibariyle yüce eyledi, kendine halife kıldı.
Akl-ı selim sahibi olan, Allah teâlânın bu büyük iltifatına karşı dâimî olarak hamd edecek, şükredecektir ve büyük bir edeb ve tâzimle kulluk vazîfesini îfâya himmet edecek ve bir an zikrullahtan mahrum kalmamağa sa’y ü gayret edecektir.
Zikrullaha vâsıl olan herşeye kavuşmuştur. Zikrullah'tan mahrum olan da herşeyi kaybetmiştir.
Zikrullaha nâil olan Allah’a kavuşmuştur. O yüce nîmeti tadamayan ancak kışırda kalmıştır.
Kim Cenab-ı Hakkı kalben dâimî olarak anabiliyorsa, o îkâna, yani kuvvetli îmana sahip olmuştur. Rabb-ı teâlâyı büyük aşkla sevmiştir. Zikir hâli devam ettikçe, mânevî yollar açılmış, perdeler, hicaplar kalkmıştır.
Zikrullah kalbin nuru, rûhun huzuru, gönlün cilası, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmûr, fiil ve ahlâkı güzel, rûhu sevinçli olur.
Zikrullaha devam eden, şen şakrak olur, hiç bir keder onda barınamaz. Zikrullaha devam edenler, dünyacılarla fazla ülfet etmezler, çünkü gâfillerle ülfet etmek kalbe kasavet verir.
Kalb madem ki nazargâh-ı ilâhîdir, onu muhâfaza etmek için çok dikkatli ve zeki olmak gerekir. Dâimâ sâlih, mâneviyatlı kimselerle ülfet etmek, onların meclislerinde bulunmak lâzımdır.
Büyük tâzimle zikrullaha devam ettikçe letâifler açılır, zikir hâli sıra ile letâiflerde görülür, daha tekâmül ederse bütün sadrı istilâ eder. Daha da gayret sarfedilirse nefse, oradan da bütün cesede intikal eder. Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Mardıye hâlleri görülür.
Mutmainne makamı; velâyet-i suğrâdır.
Râdıye, Mardıye makamı, bazı yüksek dereceli velîlerde görülür.
Kalbler de beş kısma ayrılmıştır
Ölü kalb: Münkir kalbidir ve inkârdadır. “Buna hiç bir şey işittiremezsiniz, kör ve sağır gibidir.” (Neml Sûresi / 80)
Hasta kalb: “Onların kalblerinde kötü hastalıklar vardır. Allah da yalan söylemeleri dolayısıyla hastalıklarını artırmıştır.” (Bakara Sûresi / 10)
Gâfil kalb: İbâdetlerin bir kısmını yaparlar, bir kısmını yapamazlar. Ahlâkî durumları da tam inkişaf etmemiştir.
Zâkir kalb: Allah’ın zikriyle ve nuruyla nurlanmış kalbdir.
Diri kalb: Enbiyâullah, ashab ve kibar-ı ehlullahın kalbleri.          
Sadık Dana (rha.)

Maneviyat Fakirlerine de Merhamet



Kendisine iyilik yapılacak fakirlerden birisi de edepten yoksun olan kimsedir. Edebi olmayan insan ne kadar fakir ve düşkündür! İnsanı insan yapan, ona gerçek değerini veren edeptir.
Gönlünde insanlara verebileceği bir sevgisi bile olmayan kimse de fakir ve yalnızdır. Kimseyi sevemeyen insan, kimse tarafından da sevilmez. Bu dünyada sevgi olmadan sefa da olmaz.
Güzel ahlâk, iffet, edeb, sabır, vefa, müsamaha ve sevgi gibi manevi cevherlerini kaybetmiş bir insan, insanlığın en fakir ferdi olup yardıma muhtaçtır. Manen zengin müminlerin bir görevi de bu tür insanların ihtiyaçlarını gidermektir.
Böyle insanı ihya etmek için ne yapılsa, ne kadar masraf edilse, ne kadar vakıf kurulsa, okul açılsa, seferber olunsa, gözyaşları aksa, hayır dualar edilip manen ölmüş kalbin üzerine ilahî rahmet çekilse değer.
Hedefi iman ve edeple insanı ihya etmek olmayan bütün kurum ve kuruluşlar kusur içindedir, insanlık adına suçludur ve Allah katında sorumludur.
Semerkand Dergisi / 136. Sayı

22 Ocak 2018 Pazartesi

Hubbü'l-Vatan Mine'l-İman


"Mıgırdıç'ı sever de Osman'ı sevmez zındık
İti-domuzu sever, insanı sevmez zındık
İster ki diz üstüne çökertilsin Türkiye
Ekmeğini yer amma vatanı sevmez zındık. "

Abdurrahim KARAKOÇ
Sana el açan ihlaslı kullarının hatırına, Sana secde eden ordularına yenilgi gösterme Allah'ım...
#AfrinOperasyonu
#ZeytinDalıHarekatı

15 Ocak 2018 Pazartesi

TASAVVUF


Sâdât-ı kirâmın büyüklerinden Mevlânâ Halid-i Bağdâdî (k.s) bir mektubunda şöyle der:

Tasavvuf yolu, Allah'a ulaşma yoludur. Bu yol Allah Teâlâ'nın rızasını ve Peygamber Efendimiz'in sevgi ve ahlâkını kazandırır. Manen yükselmeye vesile olur. Bu yolun esasları şunlardır:
• Kurtuluşa eren topluluk olan Ehl-i sünnet inancına sahip olmak ve ona sıkıca sarılmak.
• Azimetleri tam bir titizlikle, ısrarla ve büyük bir kararlılıkla yapmak, mecbur kalmadıkça ruhsatlardan kaçınmak.
• Devamlı Allah Tealâ'ya yönelmek ve O'nun bizi kontrol ettiğini düşünmek.
Dünyanın süsünden, hatta Cenâb-ı Hak'tan başka her şeyden yüz çevirmek, bunların sevgisini kalbe koymamak.
Bir de hadis-i şerifte "ihsan" diye tabir edilen, Allah Tealâ'yı görüyormuş gibi kulluk etmeyi ve O'nunla beraber olmayı alışkanlık haline getirmektir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
"İhsan, Allah'ı görüyor gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da şüphesiz O seni görüyor
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid, s. 121.
  Hal Dili, 
Sûfilerden Sözler Ve Menkıbeler, Hazırlayan, A. Suat Demirtaş,
 Hâcegân Yayınları, sf.109

28 Aralık 2017 Perşembe

Noel - Yılbaşı - Yeniyıl

Hıristiyan dünyası yanında, dünyanın oldukça büyük bir kısmı "yeni bir yıla" girmenin heyecanını yaşıyor.
Dikkat edilecek olursa Müslümanlar için anlamlı zaman dilimlerinin hiçbirisinde, seküler ya da gayrimüslim dünyanın "kutlama"larına benzer bir ritüel yoktur. Biz, bizim için anlamlı olan kandiller, üç aylar, Ramazan ve Kurban bayramları gibi zaman dilimlerinde eğlence düzenlemeyiz. Bu ve benzeri zaman dilimleri bizim için birer arınma, tevbe-istiğfar, hamd-şükür, tebrikleşme ve bereket umma mevsimleridir.
Yılbaşı kutlamaları adı altında düzenlenen şenliklerin, bize ait olmayan, dolayısıyla dünyamıza girmesine izin vermememiz gereken birer ma'siyet ritüeli olduğunu hatırdan çıkarmamak gerektiğini tekrarlamaya lüzum görmüyorum. Hıristiyan kültürün temel simgelerinden biri olan "Noel baba" mitolojisinin dünyaya "Hz. İsa (a.s)'ın doğum yıldönümünü anma"dan daha öte ve farklı şeyler taşıdığı aşikâr. Hıristiyan dünya -esasında bu tarihte olmadığı açık olan- Hz. İsa (a.s)'ın doğumunu bile tahrif alışkanlığı doğrultusunda anlam dönüşümüne uğratarak seküler bir ritüele, bir tüketim çılgınlığına ve hedonizm fırsatına dönüştürmüştür.
Biz Müslümanlar, Efendimiz (s.a.v)'in doğum yıldönümü olan "Mevlidkandili"ni "eğlenerek" değil, dua, istiğfar ve ibadetle, nafile infak ve tasaddukla idrak ve ihya ederiz. Aradaki farkı görmemek mümkün mü?
"Yeni yıla nasıl girerseniz bütün yıl öyle geçermiş" tarzındaki hurafenin Müslüman nesillerimizi iğfal etmesine izin vermemek nasıl bir sorumluluksa, içinde bulunduğumuz zaman dilimine (Safer ayı) özgü bir diğer hurafeyi yaşatmamak da aynı şekilde sorumluluktur. Bilhassa cep telefonlarına SMS yoluyla gelen ve "Safer ayının uğursuzluk getirmemesi için şu kadar namaz kılın, namazın her rekatinde bunları şunları okuyun..." şeklindeki hurafenin aslı esası yoktur.
el-Buhârî, Müslim ve daha başka hadis imamları tarafından nakledilen bir rivayette Efendimiz (s.a.v), "Adva, Safer ve Hâme yoktur..." buyurmuştur. Buradaki "Safer" kelimesinin ne anlattığı konusunda iki farklı görüş vardır. İlkine göre cahiliye döneminde Araplar haram ayları kaydırır(nesi yapar)dı. Böylece Safer ayını haram ay yapar, Muharrem'de ise hürmet bulunmadığı düşüncesiyle diledikleri gibi hareket ederlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun doğru olmadığını ifade buyurmuştur.
İkinci görüşe göre ise cahiliye Arapları insanın veya hayvanın karnında olduğu ve acıkınca soktuğu varsayılan bir yılan bulunduğuna inanır ve buna Safer derlerdi. Efendimiz (s.a.v) bunun asılsız bir inanç olduğunu ifade buyurmuştur.
Ala külli hal, Safer ayında uğursuzluk bulunduğu tarzındaki görüşün aslı yoktur. Bu görüş eski zamanlara ait bir hurafe iken "noel" de yeni zamanlara ait bir hurafedir. İkisini de hayatınıza sokmayın...
Ebu Bekir SİFİL

Üstad Necip Fazıl'a katılıyorum... :)

20 Aralık 2017 Çarşamba

~BİLGİ ÇAĞI BUNALIMINDA İNSAN~


  İşte, İslam’sız, vahiysiz, Sünnet’siz, zikirsiz, fikirsiz, şükürsüz yaşadığımız bunalım çağında gelinen nokta, bütün izm’lerin iflas etmesi oldu. Bugün dünyanın kabul ettiği tek gerçek, artık hiçbir beşeri sistemin insanlık için bir vaadinin kalmadığı ve bütün bu sistemlerin çöktüğü gerçeği.Gazetesiyle, televizyonuyla, internetiyle, her türden ilanlarla, adeta bilgi sağanağı altında şemsiyesiz kalan ama kendine asıl lazım olan konularda cahil olan bugünkü insanın, yani bizim insanımızın dramı da ortada...

Sonuç olarak, ortaya çıkan boşluğu, tatminsizliği giderecek aslolan ilme, bilgiye dair reçete yok.
İnsan, hakiki mutluluğu elde edebilmek için onu nerede araması gerektiğini bilmelidir. Araçların ve kirli bilginin tahakkümünden kurtulmak gerek. Eskilerin dediği gibi “Kem âlât ile kemalât olmaz”. Yani, kötü araçlarla insan kemale erişemez. Yanlış bilgi ve araçlarla, hatalı yöntemlerle, sapkın yollarla doğruya, iyiliğe, güzelliğe ve bunların hulasası olan mutluluğa ulaşmak mümkün değildir.
Bu yüzden, lüzumsuz bilgi kirliliği içinde boğulup giden modern insan mutlu olamıyor. Teknolojik araçlar arttıkça, imkânlar çoğaldıkça, mutluluğun da o oranda artacağı zannediliyor.
Oysa herkes biliyor ki dağdaki kanaatkâr bir çoban, şehirdeki bir holding yöneticisinden daha mutludur. Çünkü dağdaki çoban, daha az kaygıya sahiptir. Onda elem ve kedere yol açacak unsurların sayısı, diğerine nazaran asgaridir.
Bu demlerde, zamanımızın hak dostlarının Yunus (aleyhisselam)’ın o meşhur duasını tesbihat edinmemizi tavsiye etmeleri manidardır. Hani, Enbiya Suresi’nde geçen ayeti kerime: “La ilahe illa ente subhaneke innî kûntu mine’z zalimin.” (Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!)
Sahih rivayetlere göre; Allah-u Zülcelâl’in emriyle yeşil denizden bir balık denizi yararak çıkar ve Yunus (aleyhisselam)’ı yutar. Onu götürüp bütün denizleri dolaştırır.
Yunus Peygamber, balığın karnına düştüğü zaman önce öldüğünü zanneder. Sonra başını, ayaklarını ve ellerini hareket ettirince, yaşadığını anlar. Namaza durur ve şöyle der: “Rabbim senin için öyle bir yeri mescit edindim ki insanlardan hiç kimse buna ulaşmış değildir.” Bunun üzerine Allahu Zülcelal, Onu balığın karnından çıkarıp selamete erdirir.
Kur’anı Kerim’in beyanına göre: “Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: ‘Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!’ Diye niyaz etti.”
Nebiler Nebisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: “Kendisiyle dua edildiği zaman, Allah’ın kabul ettiği, yine kendisiyle istendiği zaman, Allahın verdiği Allah’ın ismi azamı, (en büyük ismi); ‘Senden başka hiç bir ilah yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.’ Duasıdır.”
Böyle anlarda, hakiki huzur ve mutluluğu ve kalp itminanını, gecenin bir anında kalkıp bulan müminlerdir.
Mümin, Yunus (aleyhisselam)’ın duasıyla O'na yönelir, en kısık ses ve solukları duyan Rahmet-i Sonsuz’un dergâhına iltica eder. Kapılar aralandığında, ruhunun tüm ilhamlarıyla yalvarır, yakarır ve bülbülü nalan olur adeta.
Hakiki saadet, maddi araçlarla elde edilen bir şey olmadığı için İslâm düşüncesinde “manevi haz” kavramı üzerinde uzun uzadıya durulmuştur.
Madde ile sınırlı olmayan, bu yüzden de paylaşılınca azalmayan, zikir ve duayla elde edilen bu manevi hazlar, insanın, Merhametlilerin en Merhametlisi ile kurduğu en güçlü bağdır.
Bu, hiç tükenmeyen bir enerji kaynağına, sürekli bağlı olmak gibi bir durumdur. Bunun adı, bütün kirlilikleri silip süpüren Muhabbetullah’tır, feyz-i Rabbani’dir…
           ZEKERİYA MARAL/Gülistan Dergisi

 


22 Kasım 2017 Çarşamba

Ya Hayır Söyle Ya da Sus

Söz mü Sükût mu?
Ensar’ın ileri gelenlerinden Muaz b. Cebel r.a anlatıyor:
“Bir gün Efendimiz s.a.v.’e;
– Ya Rasulallah! Dilimizin konuştuklarıyla hesaba çekilecek miyiz, diye sordum. Allah Rasulü s.a.v.:
– Hayret sana Ya Muaz! İnsanları yüz üstü cehenneme sürükleyen dilleriyle kazandıklarından başkası mıdır? Sükût edersen selamet bulursun. Konuştuğun zaman ise sözün ya lehinedir ya da aleyhinedir.’ buyurdu.” (Tirmizî, İman, 8)
Semerkand Dergisi / Hal Dili

27 Ekim 2017 Cuma

Cuma / Amin


"Taştan bile daha katı şimdi kalpler, ağlamayı unutmuş yaş akıtmıyor gözler.. Ya gönüller? Neler saklı onda Kelamullahtan başka kim bilir neler...Beyinlere diyecek yok, içindeki tamamen boş bilgiler...

O kadar uzun görünür ki sana günler.. Aslında bir nefesliktir, dünya denilen yer.. Ah anlayabilsen o kısalığı her şey gelir gider.. Belki toplasan aklını ömrün güzel geçer..
Son ana bırakma! Şeytan imanını ister.. Vermek istemezsin de o an gücün biter.. Çünkü yaşamadın ömründe imanın için ne acı ne keder.. Veyl olsun bana dersin, boş şeylerle etmişim ömrümü heder..."İktibas


11 Ekim 2017 Çarşamba

Gavs-ı Bilvanis Onbeşinci Sohbetden



Bunca Allah(cc) dostları, mürşid-i kamiller sadat-ı kiram vardır.

   Bu zatlarin bu kadar yüce olmalarının sebebi,Peygamber´in(s.a.v.)şeriatına  uygun hareket etmeleridir.

Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde:
"Ümmetimin alimleri Beni Israil´in Peygmaberleri gibidirler." buyuruyorlar.["Alimler, peygamberlerin varisleridir." Ebu Davud ilim1; Tirmizi ilim 19; Buhari ilim 10;]
Yani ümmetimin evliyası beni Israil Peygamberleri gibidir. Hasa Peygamberlikle mukayese edilmez evliyalik. Ama buradaki mukayese hidayet yönündendir.
Ümmetimden cıkan evliyalarin cok hidayete vesile olacaklarına işarettir. Bu Hadis-i Şerif, Peygamber (s.a.v.)´in ümmetinden öyle evliyalar cikmis ki, büyük hidayetlere vesile olmuşlardır. Milyonlarca kişinin hidayetine sebep olmuş, vasıta olmuş evliyalar vardır Ümmet-i Peygamber(s.a.v.) içinde.
Fakat Peygamberlerden ise öyleleri gelmiş ki ancak kendi nefsini hidayete erdirebilmiş, Peygamberlikleri kendi Nefislerine münhasir olmuş.
Bazi Peygamberler ise ancak ailesinin hidayetine vesile olabilmiştir. Bazıları ise ancak muhitinin hidayetine vasıta olmuşlardir.
Mesela Nuh Peygamber (a.s.) dokuzyüzelli sene ömür sürmüş ancak kırk kişiyi imana getirebilmiş. Hanımı ve oğlu bile imana gelmeyenler arasında kalıp küfürle gitmişlerdi.
Fakat Ümmet-i Muhammed ´in (s.a.v.) evliyalarından, Gavs gibi, Şah-ı Hazne gibi, Mevlana Halid gibi, Imam-i Rabbani (k.s.) gibi zatlar cok büyük hidayetlere vasita olmuşlardir. Mevlana Halid´in dörtyüz tane halifesi varmış. Imam-i Rabbani´nin oglu Şeyh Masum ise dörtbin tane halife cıkarmış. Işte böyle büyük hidayetlere, Ümmet-i Peygamber´in irşadına vasıta olmuşlardir.
Bütün Bunlara sebep o evliyaların hal ve hareketlerinin hayatlarının tamamen Peygamber (s.a.v.) şeriatına uygun olmuş olmasındandır, kendilerinden şeriate muhalefet gelmediği içindir ki Rabbül Alemin bu kadar büyük etmiş yüceltmiş onların ellerine bunca hidayet vermiş.
Peygamberin (s.a.v.) şeriatına göre hareket eden, muhalefet etmeyen kimse bilsin ki kazancı cok büyüktür. Şayet insan şeriata muhalefet üzere olursa, bilsin ki zındıklık yolundadir.
Insan şeriata muhalefet üzere olursa, bilsin ki işi başa gitmez, devam etmez. Çabuk tükenir, çabuk zeval bulur, çabuk bozulur aynen karın, yaz sıcağına dayanamaması gibi. Kar, ne kadar çok olursa olsun, yazın güneşine dayanamayarak eriyip yok oldugu gibi, insanin ameli de ne kadar çok olsa, ne kadar veliliği dillere destan olsa, Peygamberin şeriatına uygun değilse zevale mahkumdur.
Rabbul-alemin bir tek yol koymuş önümüze, on yol değil. Rahatlıkla kendisine yönlenebilmemiz için önümüze koydugu biricik yol Peygamberin (s.a.v.) şeriatıdır. Ondan başka yol yoktur.
Şeriata uygun, muhalefetsiz yapılan her hareket Allah´in yanında makbuldür. Sahibine fayda temin eder. Menfaatsiz olmaz.
Şeriata muhalefet yapılırsa amelin sahibine hiç faydası olmaz Hepsi boşa gider. Isterse aksama kadar amel etsin.
Tarikatte de böyledir. Şeriata muhalefet edilmedikce hidayet yolu açıktır. Şeriata muhalif hareket olmayan hulefanin, sadat´in elinden hidayet olmaz.
Kendisine şeriata muhalif hareket olmayan hulefadan, Sadat´tan istifade edilip hidayete ulaşılabilir.
Şeriatta yahut tarikata muhalefet eden hulefa nasibsizdir. Hidayete nasibi yoktur. Hidayete vasıta olamaz. Çünkü kendisi hidayete gelmemiş ki bir başkasının hidayetine vasıta olsun.
Şeyh Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni (K.S.)
Sohbetler Kitabından
Onbeşinci Sohbet


28 Eylül 2017 Perşembe

Allah'ın Ayı Muharrem


Muharrem Ayının Onuncu Günüydü

Yüce Allah: “Ey arz! Suyunu yut! Ve ey gök! Yağmuru tut!..” buyurdu. “Su çekildi. İş de bitti, gemi Cudi’ye oturdu.” (Hud, 44) 
Ardından, “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in.” (Hud, 48) buyuruldu. 
Muharrem ayının onuncu günüydü. Nuh a.s. bu günü oruç tutarak geçirdi.
... 
Musa a.s. ve ümmeti denizin ortasında açılan yoldan geçerek Firavun’un zulmünden kurtuldu. 
Muharrem ayının onuncu günüydü. Musa a.s. o gün oruç tuttu.
... 
Bu sefer yolculuk denizde değil, karada idi. Allah Rasulü s.a.v. Mekke müşriklerinin zulmünden uzaklaşıp Medine’ye hicret etti. Müminler Medine tepelerinde toplanıp Allah Rasulü s.a.v.’i karşılama mutluluğuna erdiler. 
Ve o gün Aşure günüydü. Yani Muharrem ayının onuncu günü.
Rasul-i Ekrem s.a.v., o gün yahudilerin bayram ettiğini, oruç tuttuğunu farketti. Sebebini sahabiler anlattı: 
- “Ey Allah’ın Rasulü! Yahudi ve Hristiyanlar bu güne hürmet ediyorlar!..” 
Vahy-i ilâhi, Rasulullah s.a.v.’in gönlünde içtihad olarak yer etti ve şöyle buyurdu:
- “Ben Musa’ya daha yakınım.” 
Ve o gün oruca niyetlendi. 
- “Gelecek yıl, dokuzuncu günde de oruç tutarım.” buyurdu. Ardından şöyle seslendi:
- “Haydi, insanlara duyurun! Kim bir şey yemişse, günün kalan kısmını oruçlu geçirsin. Bir şey yemeyen oruç tutsun. Zira bugün Muharrem’in onu, aşure günü.” (Buharî, Müslim, Nesaî)
Ve şöyle buyurdular: 
- “Aşure orucunu bir gün önce ve bir gün sonra tutmak suretiyle yahudilere muhalefet edin.” (Ahmed. b. Hanbel)
... 
Ramazan orucu farz kılınınca, önceden vacip olan Aşure günü orucu isteğe bırakıldı. (Muvatta) Fakat bu orucun fazileti ve kıymeti, diğer peygamberler ve Rasulullah s.a.v.’in tavsiyesi ile bizlere nimet oldu.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz buyurdular ki:
“Kanaatime göre Allah, Aşure günü orucuyla önceden işlenmiş bir senelik günahı siler.” (Müslim, Nesai, E. Davud) 
“Ramazan’dan sonra en üstün oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur.” (Müslim, Tirmizî, Ebu Davud)
... 
Muharrem ayınız ve orucunuz mübarek olsun.